ORGANİZE SAHTECİLİKLE MÜCADELEDE AYRIMSIZ VE KARARLI ADIMLAR ATILMALIDIR
Geçtiğimiz hafta,
kamu kurumlarının dijital sistemleri üzerinden sahte diploma, sahte ehliyet ve
tapu kayıtlarına erişim sağlanarak yürütülen organize sahtecilik faaliyetlerine
ilişkin Hukuk İşleri Başkanlığımız kamuoyuna bir açıklama yapmıştı. Son
günlerde ortaya çıkan yeni gelişmeler, bu çürümüş yapıların derinliğini ve
tehlikesini bir kez daha gözler önüne sermektedir.
Hangi siyasi görüşe,
hangi partiye mensup olursa olsun; hangi bürokratik makamda bulunursa bulunsun,
kim olursa olsun bu tür organize suçların üzerine ayrımsız ve istisnasız bir
şekilde gidilmelidir. Hiçbir kişi veya grubun konumu, unvanı ya da bağlantısı;
adaletin önüne set çekmemelidir.
Devletin dijital
altyapısına yönelik bu tür saldırılar, vatandaşların özel hayatın gizliliğini,
mülkiyet hakkını ve diğer temel haklarını doğrudan hedef almaktadır. Bu
nedenle, soruşturma ve kovuşturma süreçleriyle sınırlı kalmayan; kalıcı, teknik
ve kurumsal güvenlik tedbirlerinin bir an önce hayata geçirilmesi zorunludur.
İlgili tüm
kurumları, dijital veri güvenliğini en üst seviyeye çıkaracak düzenlemeleri ve
denetimleri vakit kaybetmeden uygulamaya davet ediyoruz.
OKUL
ÖNCESİ VE İLKOKULDA KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan ve Bakanlar Kurulu’nun
26.11.2012 tarihli kararıyla yürürlüğe giren, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı
okul öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair yönetmeliğin 4. maddesinin (e)
fıkrasında “Okul öncesi eğitim kurumlarında ve ilkokullarda okul içinde baş
açık bulunur” ifadesi yer almaktadır.
Baskıcı bir
zihniyetin tezahürü olan bu maddenin 2025’te hâlâ yürürlükte olması, inanç
özgürlüğü açısından onur kırıcıdır ve kabul edilmez bir durumdur. Söz konusu
hüküm, vatandaşlarımızın inanç özgürlüğünü baskılamayı amaçlayan; asimilasyoncu
ve laikçi zihniyetin psikolojik baskısının halen devam ettiğini göstermektedir.
Devlet,
vatandaşlarının inanç özgürlüğünü teminat altına almak zorundadır. Söz konusu
düzenleme, fiilen uygulamasa da ilgili maddenin hâlâ yürürlükte tutulması soru
işaretlerine ve kaygılara neden olmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı,
vatandaşların inanç değerlerine yönelik müdahalelere kesinlikle açık bir alan
bırakmamalıdır.
Okul öncesi veya
ilkokul düzeyinde başörtüsünün sorun olarak görülmesi anlaşılır değildir. Bu,
pedagojik açıdan doğru olmadığı gibi anayasal güvence altındaki inanç
özgürlüğüyle de çelişmektedir. Bu nedenle, söz konusu düzenlemenin yeniden
değerlendirilmesi zorunludur.
YAŞLILARIMIZ YÜK DEĞİL, BEREKETİMİZDİR
Bugün, geçim
sıkıntısı ve yalnızlık çeken milyonlarca yaşlımız için sağlanan kamu desteği
yetersizdir. Huzurevleri kapasitesini aşmış, özel bakım kurumlarının ücretleri
ise fahiş seviyelere ulaşmıştır. Emekli maaşları ise temel ihtiyaçları bile
karşılamaktan uzaktır.
Oysa yaşlılarımız,
bu toplumun duası, sabrı ve bereket vesilesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)
şöyle buyurmuştur: “Eğer takva sahibi gençler, beli bükülmüş yaşlılar, süt emen
çocuklar ve yayılan hayvanlar olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze
dökülecekti.”
Bu hadis-i şerif,
yaşlılarımızın toplum üzerindeki manevi koruyuculuğunu açıkça ortaya
koymaktadır. Onları ihmal etmek, sadece bir insanlık ayıbı değil, ilahî
rahmetin kaybı anlamına da gelir.
Biz biliyoruz ki,
yaşlıya hürmet hem inancımızın bir gereği hem de toplumsal huzurun temelidir.
Bu nedenle devlet, yaşlı vatandaşlarına sahip çıkmalı; bakım hizmetlerini
iyileştirmeli, emekli maaşlarını insanca bir hayatı mümkün kılacak bir seviyeye
yükseltmeli, evde bakım sistemini güçlendirmelidir.
Yaşlılarımız için
sosyal bakım sigortası acilen hayata geçirilmeli; aile merkezli çözümler
desteklenmelidir. Çünkü yaşlılarımız gerçek huzuru, huzurevlerinde değil,
evladının yanında, sıcak bir aile ortamında bulur.
HÜDA PAR olarak
diyoruz ki: Yaşlısına değer vermeyen bir toplumun geleceği olmaz. Adalet ve
merhamet, yaşlıyı korumakla başlar.
GAZZE’Yİ İŞGAL PLANI REDDEDİLMELİDİR
Son dönemde yaşanan
gelişmeler, siyonist rejimin Gazze’yi tamamen işgal etme planını uygulamaya
koyduğunu göstermektedir. Aşama aşama uygulanan bu plan, uluslararası toplumun
sessizliği eşliğinde ilerlemekte; Gazze halkına deniz dışında sığınacak hiçbir güvenli
yer bırakılmamaktadır.
Bölgedeki insani
durum felaket boyutuna ulaşmıştır. Açlık, Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nin bile gayrı meşru ilan ettiği abluka ve insani yardımların
sistematik olarak engellenmesi nedeniyle her gün daha fazla sivil açlıktan
ölmektedir. Temel gıda teminine çalışan sivillerin dahi doğrudan hedef
alınması, yaşananların açık bir soykırım olduğunu gözler önüne sermektedir.
Bu şartlar altında,
başta Mısır ve Ürdün olmak üzere sınır komşusu Arap ülkeleri ile tüm İslam
dünyası için bu sessizliği sürdürmek; tarihsel ve ahlaki sorumluluktan kaçmak
anlamına gelir. Bölge yönetimleri, siyonist rejimin Gazze’yi devretme ve nüfusu
zorla yerinden etme planlarına açık şekilde karşı çıkmalı; bu senaryoların
hiçbir şart altında kabul edilmeyeceğini açık bir şekilde ilan etmelidir.
Artık pasif
diplomasi dönemi geride kalmalıdır. Bugün İslam ülkelerinin önünde bir tercih
vardır: Direnişi silahsızlandırmayı hedefleyen bildirilerle tarih önünde
soykırım ve etnik temizliğin sorumluluğunu paylaşmak mı, yoksa Gazze halkının
yanında durarak siyonist işgale karşı kararlı bir irade ortaya koymak mı?
Eğer İslam dünyası,
bu süreçte direnişi destekleyen açık ve somut adımlar atsaydı; siyonist rejim
bugün şartsız ve tek taraflı olarak çekilmek zorunda kalabilirdi. Gazze
halkının canı, onuru ve iradesi için açıklamalarla yetinme dönemi geride
bırakılmalı, soykırımı durdurmak için hemen harekete geçilmelidir.
Tüm bölge güçleri,
İslam ülkeleri ve soykırım suçuna ortak olmak istemeyen tüm insanlık cephesi
Gazze’deki işgale karşı topyekûn ekonomik, diplomatik ve askeri baskı kurarak
siyonistlerin bölgeyi şartsız bir şekilde terk etmesini sağlamalıdır.
LÜBNAN’IN SİLAHSIZLANDIRILMASI PLANI
Lübnan'da ABD
tarafından sunulan ve kabul edilen "silahlı güçlerin silahsızlandırılması"
planı, açıkça siyonist rejimin güvenliğini önceleyen bir stratejidir. Bu plan,
siyonist rejimin ana finansörü olan ABD’nin, siyonist işgalin güvenliğini
tahkim etme ve silahsız bir Lübnan’ı ona peşkeş çekme girişimidir. Lübnan yönetiminin
bu planı kabul etmesi, ülkenin egemenliğini ve güvenliğini ciddi biçimde
tehlikeye atmaktadır.
Gerçek çözüm; dış
müdahale planlarıyla değil, Lübnan halkının katılımıyla geliştirilecek diyalog
ve müzakerelerle yönetilecek bir süreçtir. Siyonist rejim ile Lübnan arasında
bir ateşkes bulunmasına rağmen, siyonistlerin bu ateşkesi yüzlerce kez ihlal
ettiği bilinmektedir. Peki, Lübnan bu ihlalleri engelleyebilmiş midir? Dahası,
siyonist rejim hâlâ anlaşmalara rağmen işgal ettiği beş bölgeden henüz
çekilmemiştir.
Siyonist tehdidin
sürdüğü bir ortamda, Lübnan’ı silahsızlandırmak; halkı savunmasız bırakmak ve
ülkeyi tamamen işgale açık hale getirmektir.
Öte yandan, ABD
Başkanı Trump’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı “Bölge ülkeleri artık İbrahim
Anlaşmalarına katılabilir.” açıklaması, Lübnan’a yönelik de bir mesajdır. ABD,
bölge ülkelerini siyonist rejimle anlaşmaya zorlamakta, bu yönde ekonomik ve
siyasi şantaj kartlarını açıkça kullanmaktadır. Lübnan devleti, ülkesini işgal
etme niyetini saklama ihtiyacı bile hissetmeyen işgalci siyonist rejimle aynı
masaya oturmamalı, bugüne kadar sürdürdüğü direniş çizgisini korumalıdır.
MISIR-SİYONİST REJİM ARASINDA DEV ENERJİ ANLAŞMASI
Gazze’de sistematik
bir soykırım sürerken sınır komşusu Mısır’ın, siyonist rejimle Leviathan doğalgaz
sahasından Mısır’a doğalgaz ihracı için 35 milyar dolarlık anlaşma imzalaması,
utanç verici bir ihaneti gözler önüne sermektedir. Gazze’ye bir damla suyun
bile ulaştırılamadığı, Refah Sınır Kapısı’nın kapalı tutulduğu bir dönemde,
Mısır yönetimi eliyle siyonist rejim ekonomik olarak beslenmektedir.
Sisi rejimi, Gazze
halkına yardım geçişlerini engellerken, işgalci rejimin kasasını doldurmayı
tercih etmektedir. Bu tutum, sadece ahlaki bir çöküş değil, aynı zamanda
Gazze’deki soykırımın sürmesine doğrudan katkı sağlayan bir işbirlikçiliktir.
Gazze halkı açlıkla ve bombalarla mücadele ederken, Mısır yönetiminin
siyonistlerle gerçekleştirdiği bu anlaşma, tarihe kara bir leke olarak
geçmiştir.
Gazze’deki tablo
karşısında, bırakın siyonistlerle anlaşma yapmayı, onların temsil ettiği hiçbir
kuruluşla ilişki kalmaması gerekirken, ekonomik iş birliğine devam edilmesi
ihanetin resmiyet kazandığını göstermektedir. Sisi rejimi, bu adımıyla kendi
halkının ve ümmetin vicdanında bir kez daha mahkûm olmuştur.
3 Temmuz 2013’te
Mısır halkının sandıkta tecelli eden meşru iradesi, askeri cunta eliyle gasp
edilmiş, Seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve meşru hükümeti devrilerek,
Mısır’da bir karanlık dönem başlatılmıştır. Bu darbe, sadece bir siyasi müdahale
değil; halkın özgürlük umuduna, İslam dünyasının bağımsızlık idealine ve
ümmetin diriliş arzusuna doğrudan saldırı olarak tarihe geçmiştir.
Mısır halkının, bu
ihaneti kabul etmeyerek Adeviyye ve Nahda meydanlarında başlattığı direniş ise
katliamla sonuçlanmıştır. O gün iktidarı gasp eden Sisi rejimi yaklaşık 20 bin
Müslümanı esir almış, binlercesi sistematik işkenceye uğramıştır. Bugün hâlâ
Mısır zindanlarında on binlerce Müslüman, insanlık dışı şartlar altında ağır
zulüm görmekte; haklarından ve inançlarından dolayı cezalandırılmaktadır.
Kanlı darbenin 12.
yıl dönümünde başta esaret altında şehit düşen Muhammed Mursi olmak üzere,
zalim Sisi yönetimi tarafından meydanlarda şehit edilen 6 bin kardeşimize
Allah’tan rahmet diliyor; zindanlarda tutulan on binlerce Müslüman kardeşimizin
en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmasını temenni ediyoruz.
Bu darbe sadece
Mısır’a değil, Gazze’ye de uzanan karanlık bir düzenin parçası olarak tarihe
geçmiştir. İki yıldır Gazze'de süren soykırıma karşı Refah Sınır Kapısı’nı
kapatan Sisi rejimi, siyonist rejimle yaptığı devasa enerji anlaşmalarıyla,
Filistin halkının kanı üzerinden kendi iktidarını ayakta tutmaktadır. Sözde
“istikrar” adı altında ABD ve siyonist rejimin çıkarlarını koruyan bu rejim,
Mısır halkının özgürlük mücadelesine 12 yıldır ihanet etmektedir.
Sisi rejimi, IMF ve
Körfez ülkelerinden aldığı borç ve rüşvetlerle ekonomiyi günü kurtarma üzerine
kurmuş, ancak ülkenin sosyoekonomik temellerini çökertmiştir. Yolsuzluk,
adaletsizlik ve baskı, Mısır’ı derin bir çöküşe sürüklemektedir. Siyasi
muhalefetin bastırıldığı, temel insan haklarının sistematik olarak ihlal
edildiği, ifade özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırıldığı bir ortamda Mısır’ın
gerçek bir çıkışı kalmamıştır.
Bugün Mısır halkına düşen görev açıktır: İradelerine yeniden sahip çıkmak, siyasi baskılara boyun eğmemek ve zindanlarda onurlu bir şekilde direnen başta İhvan-ı Müslimin mensupları olmak üzere tüm siyasi esirlere sahip çıkmaktır. Bu zulmün sona ermesi, ancak halkın topyekûn bir direnişle adalet, özgürlük ve insan onuru etrafında birleşmesiyle mümkündür.
