Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-12 Ağustos 2025

ORGANİZE SAHTECİLİKLE MÜCADELEDE AYRIMSIZ VE KARARLI ADIMLAR ATILMALIDIR

Geçtiğimiz hafta, kamu kurumlarının dijital sistemleri üzerinden sahte diploma, sahte ehliyet ve tapu kayıtlarına erişim sağlanarak yürütülen organize sahtecilik faaliyetlerine ilişkin Hukuk İşleri Başkanlığımız kamuoyuna bir açıklama yapmıştı. Son günlerde ortaya çıkan yeni gelişmeler, bu çürümüş yapıların derinliğini ve tehlikesini bir kez daha gözler önüne sermektedir.

Hangi siyasi görüşe, hangi partiye mensup olursa olsun; hangi bürokratik makamda bulunursa bulunsun, kim olursa olsun bu tür organize suçların üzerine ayrımsız ve istisnasız bir şekilde gidilmelidir. Hiçbir kişi veya grubun konumu, unvanı ya da bağlantısı; adaletin önüne set çekmemelidir.

Devletin dijital altyapısına yönelik bu tür saldırılar, vatandaşların özel hayatın gizliliğini, mülkiyet hakkını ve diğer temel haklarını doğrudan hedef almaktadır. Bu nedenle, soruşturma ve kovuşturma süreçleriyle sınırlı kalmayan; kalıcı, teknik ve kurumsal güvenlik tedbirlerinin bir an önce hayata geçirilmesi zorunludur.

İlgili tüm kurumları, dijital veri güvenliğini en üst seviyeye çıkaracak düzenlemeleri ve denetimleri vakit kaybetmeden uygulamaya davet ediyoruz.


OKUL ÖNCESİ VE İLKOKULDA KILIK KIYAFET YÖNETMELİĞİ

Millî Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan ve Bakanlar Kurulu’nun 26.11.2012 tarihli kararıyla yürürlüğe giren, Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okul öğrencilerinin kılık ve kıyafetlerine dair yönetmeliğin 4. maddesinin (e) fıkrasında “Okul öncesi eğitim kurumlarında ve ilkokullarda okul içinde baş açık bulunur” ifadesi yer almaktadır.

Baskıcı bir zihniyetin tezahürü olan bu maddenin 2025’te hâlâ yürürlükte olması, inanç özgürlüğü açısından onur kırıcıdır ve kabul edilmez bir durumdur. Söz konusu hüküm, vatandaşlarımızın inanç özgürlüğünü baskılamayı amaçlayan; asimilasyoncu ve laikçi zihniyetin psikolojik baskısının halen devam ettiğini göstermektedir.

Devlet, vatandaşlarının inanç özgürlüğünü teminat altına almak zorundadır. Söz konusu düzenleme, fiilen uygulamasa da ilgili maddenin hâlâ yürürlükte tutulması soru işaretlerine ve kaygılara neden olmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı, vatandaşların inanç değerlerine yönelik müdahalelere kesinlikle açık bir alan bırakmamalıdır.

Okul öncesi veya ilkokul düzeyinde başörtüsünün sorun olarak görülmesi anlaşılır değildir. Bu, pedagojik açıdan doğru olmadığı gibi anayasal güvence altındaki inanç özgürlüğüyle de çelişmektedir. Bu nedenle, söz konusu düzenlemenin yeniden değerlendirilmesi zorunludur.


YAŞLILARIMIZ YÜK DEĞİL, BEREKETİMİZDİR

Bugün, geçim sıkıntısı ve yalnızlık çeken milyonlarca yaşlımız için sağlanan kamu desteği yetersizdir. Huzurevleri kapasitesini aşmış, özel bakım kurumlarının ücretleri ise fahiş seviyelere ulaşmıştır. Emekli maaşları ise temel ihtiyaçları bile karşılamaktan uzaktır.

Oysa yaşlılarımız, bu toplumun duası, sabrı ve bereket vesilesidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Eğer takva sahibi gençler, beli bükülmüş yaşlılar, süt emen çocuklar ve yayılan hayvanlar olmasaydı, belalar sel gibi üstünüze dökülecekti.”

Bu hadis-i şerif, yaşlılarımızın toplum üzerindeki manevi koruyuculuğunu açıkça ortaya koymaktadır. Onları ihmal etmek, sadece bir insanlık ayıbı değil, ilahî rahmetin kaybı anlamına da gelir.

Biz biliyoruz ki, yaşlıya hürmet hem inancımızın bir gereği hem de toplumsal huzurun temelidir. Bu nedenle devlet, yaşlı vatandaşlarına sahip çıkmalı; bakım hizmetlerini iyileştirmeli, emekli maaşlarını insanca bir hayatı mümkün kılacak bir seviyeye yükseltmeli, evde bakım sistemini güçlendirmelidir.

Yaşlılarımız için sosyal bakım sigortası acilen hayata geçirilmeli; aile merkezli çözümler desteklenmelidir. Çünkü yaşlılarımız gerçek huzuru, huzurevlerinde değil, evladının yanında, sıcak bir aile ortamında bulur.

HÜDA PAR olarak diyoruz ki: Yaşlısına değer vermeyen bir toplumun geleceği olmaz. Adalet ve merhamet, yaşlıyı korumakla başlar.


GAZZE’Yİ İŞGAL PLANI REDDEDİLMELİDİR

Son dönemde yaşanan gelişmeler, siyonist rejimin Gazze’yi tamamen işgal etme planını uygulamaya koyduğunu göstermektedir. Aşama aşama uygulanan bu plan, uluslararası toplumun sessizliği eşliğinde ilerlemekte; Gazze halkına deniz dışında sığınacak hiçbir güvenli yer bırakılmamaktadır.

Bölgedeki insani durum felaket boyutuna ulaşmıştır. Açlık, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bile gayrı meşru ilan ettiği abluka ve insani yardımların sistematik olarak engellenmesi nedeniyle her gün daha fazla sivil açlıktan ölmektedir. Temel gıda teminine çalışan sivillerin dahi doğrudan hedef alınması, yaşananların açık bir soykırım olduğunu gözler önüne sermektedir.

Bu şartlar altında, başta Mısır ve Ürdün olmak üzere sınır komşusu Arap ülkeleri ile tüm İslam dünyası için bu sessizliği sürdürmek; tarihsel ve ahlaki sorumluluktan kaçmak anlamına gelir. Bölge yönetimleri, siyonist rejimin Gazze’yi devretme ve nüfusu zorla yerinden etme planlarına açık şekilde karşı çıkmalı; bu senaryoların hiçbir şart altında kabul edilmeyeceğini açık bir şekilde ilan etmelidir.

Artık pasif diplomasi dönemi geride kalmalıdır. Bugün İslam ülkelerinin önünde bir tercih vardır: Direnişi silahsızlandırmayı hedefleyen bildirilerle tarih önünde soykırım ve etnik temizliğin sorumluluğunu paylaşmak mı, yoksa Gazze halkının yanında durarak siyonist işgale karşı kararlı bir irade ortaya koymak mı?

Eğer İslam dünyası, bu süreçte direnişi destekleyen açık ve somut adımlar atsaydı; siyonist rejim bugün şartsız ve tek taraflı olarak çekilmek zorunda kalabilirdi. Gazze halkının canı, onuru ve iradesi için açıklamalarla yetinme dönemi geride bırakılmalı, soykırımı durdurmak için hemen harekete geçilmelidir.

Tüm bölge güçleri, İslam ülkeleri ve soykırım suçuna ortak olmak istemeyen tüm insanlık cephesi Gazze’deki işgale karşı topyekûn ekonomik, diplomatik ve askeri baskı kurarak siyonistlerin bölgeyi şartsız bir şekilde terk etmesini sağlamalıdır.


LÜBNAN’IN SİLAHSIZLANDIRILMASI PLANI

Lübnan'da ABD tarafından sunulan ve kabul edilen "silahlı güçlerin silahsızlandırılması" planı, açıkça siyonist rejimin güvenliğini önceleyen bir stratejidir. Bu plan, siyonist rejimin ana finansörü olan ABD’nin, siyonist işgalin güvenliğini tahkim etme ve silahsız bir Lübnan’ı ona peşkeş çekme girişimidir. Lübnan yönetiminin bu planı kabul etmesi, ülkenin egemenliğini ve güvenliğini ciddi biçimde tehlikeye atmaktadır.

Gerçek çözüm; dış müdahale planlarıyla değil, Lübnan halkının katılımıyla geliştirilecek diyalog ve müzakerelerle yönetilecek bir süreçtir. Siyonist rejim ile Lübnan arasında bir ateşkes bulunmasına rağmen, siyonistlerin bu ateşkesi yüzlerce kez ihlal ettiği bilinmektedir. Peki, Lübnan bu ihlalleri engelleyebilmiş midir? Dahası, siyonist rejim hâlâ anlaşmalara rağmen işgal ettiği beş bölgeden henüz çekilmemiştir.

Siyonist tehdidin sürdüğü bir ortamda, Lübnan’ı silahsızlandırmak; halkı savunmasız bırakmak ve ülkeyi tamamen işgale açık hale getirmektir.

Öte yandan, ABD Başkanı Trump’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı “Bölge ülkeleri artık İbrahim Anlaşmalarına katılabilir.” açıklaması, Lübnan’a yönelik de bir mesajdır. ABD, bölge ülkelerini siyonist rejimle anlaşmaya zorlamakta, bu yönde ekonomik ve siyasi şantaj kartlarını açıkça kullanmaktadır. Lübnan devleti, ülkesini işgal etme niyetini saklama ihtiyacı bile hissetmeyen işgalci siyonist rejimle aynı masaya oturmamalı, bugüne kadar sürdürdüğü direniş çizgisini korumalıdır.


MISIR-SİYONİST REJİM ARASINDA DEV ENERJİ ANLAŞMASI

Gazze’de sistematik bir soykırım sürerken sınır komşusu Mısır’ın, siyonist rejimle Leviathan doğalgaz sahasından Mısır’a doğalgaz ihracı için 35 milyar dolarlık anlaşma imzalaması, utanç verici bir ihaneti gözler önüne sermektedir. Gazze’ye bir damla suyun bile ulaştırılamadığı, Refah Sınır Kapısı’nın kapalı tutulduğu bir dönemde, Mısır yönetimi eliyle siyonist rejim ekonomik olarak beslenmektedir.

Sisi rejimi, Gazze halkına yardım geçişlerini engellerken, işgalci rejimin kasasını doldurmayı tercih etmektedir. Bu tutum, sadece ahlaki bir çöküş değil, aynı zamanda Gazze’deki soykırımın sürmesine doğrudan katkı sağlayan bir işbirlikçiliktir. Gazze halkı açlıkla ve bombalarla mücadele ederken, Mısır yönetiminin siyonistlerle gerçekleştirdiği bu anlaşma, tarihe kara bir leke olarak geçmiştir.

Gazze’deki tablo karşısında, bırakın siyonistlerle anlaşma yapmayı, onların temsil ettiği hiçbir kuruluşla ilişki kalmaması gerekirken, ekonomik iş birliğine devam edilmesi ihanetin resmiyet kazandığını göstermektedir. Sisi rejimi, bu adımıyla kendi halkının ve ümmetin vicdanında bir kez daha mahkûm olmuştur.


DÜNYA RABİA GÜNÜ

3 Temmuz 2013’te Mısır halkının sandıkta tecelli eden meşru iradesi, askeri cunta eliyle gasp edilmiş, Seçilmiş Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi ve meşru hükümeti devrilerek, Mısır’da bir karanlık dönem başlatılmıştır. Bu darbe, sadece bir siyasi müdahale değil; halkın özgürlük umuduna, İslam dünyasının bağımsızlık idealine ve ümmetin diriliş arzusuna doğrudan saldırı olarak tarihe geçmiştir.

Mısır halkının, bu ihaneti kabul etmeyerek Adeviyye ve Nahda meydanlarında başlattığı direniş ise katliamla sonuçlanmıştır. O gün iktidarı gasp eden Sisi rejimi yaklaşık 20 bin Müslümanı esir almış, binlercesi sistematik işkenceye uğramıştır. Bugün hâlâ Mısır zindanlarında on binlerce Müslüman, insanlık dışı şartlar altında ağır zulüm görmekte; haklarından ve inançlarından dolayı cezalandırılmaktadır.

Kanlı darbenin 12. yıl dönümünde başta esaret altında şehit düşen Muhammed Mursi olmak üzere, zalim Sisi yönetimi tarafından meydanlarda şehit edilen 6 bin kardeşimize Allah’tan rahmet diliyor; zindanlarda tutulan on binlerce Müslüman kardeşimizin en kısa zamanda özgürlüğüne kavuşmasını temenni ediyoruz.

Bu darbe sadece Mısır’a değil, Gazze’ye de uzanan karanlık bir düzenin parçası olarak tarihe geçmiştir. İki yıldır Gazze'de süren soykırıma karşı Refah Sınır Kapısı’nı kapatan Sisi rejimi, siyonist rejimle yaptığı devasa enerji anlaşmalarıyla, Filistin halkının kanı üzerinden kendi iktidarını ayakta tutmaktadır. Sözde “istikrar” adı altında ABD ve siyonist rejimin çıkarlarını koruyan bu rejim, Mısır halkının özgürlük mücadelesine 12 yıldır ihanet etmektedir.

Sisi rejimi, IMF ve Körfez ülkelerinden aldığı borç ve rüşvetlerle ekonomiyi günü kurtarma üzerine kurmuş, ancak ülkenin sosyoekonomik temellerini çökertmiştir. Yolsuzluk, adaletsizlik ve baskı, Mısır’ı derin bir çöküşe sürüklemektedir. Siyasi muhalefetin bastırıldığı, temel insan haklarının sistematik olarak ihlal edildiği, ifade özgürlüğünün tamamen ortadan kaldırıldığı bir ortamda Mısır’ın gerçek bir çıkışı kalmamıştır.

Bugün Mısır halkına düşen görev açıktır: İradelerine yeniden sahip çıkmak, siyasi baskılara boyun eğmemek ve zindanlarda onurlu bir şekilde direnen başta İhvan-ı Müslimin mensupları olmak üzere tüm siyasi esirlere sahip çıkmaktır. Bu zulmün sona ermesi, ancak halkın topyekûn bir direnişle adalet, özgürlük ve insan onuru etrafında birleşmesiyle mümkündür.

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.