Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-7 Temmuz 2026

“DİNİ DEĞERLERE HAKARET CEZASIZ KALMAMALIDIR”

Son dönemde milletimizin inançlarını, mukaddesatını ve dini değerlerini hedef alan provokatif söylem ve eylemlerde kaygı verici bir artış yaşanmaktadır. Başkasının inancına hakaret, ifade özgürlüğü değildir. Hiç kimsenin bir başkasının kutsallarına hakaret etme özgürlüğü olamaz. Mizah ve sanat özgürlüğü kisvesi altında kutsalların aşağılanması ve milyonlarca insanın inancının tahkir edilmesi, toplumsal barışı ve birlikte yaşama hukukunu hedef alan açık bir saldırıdır.

HÜDA PAR olarak bu tehlikeyi önceden görmüş; dini değerlere yönelik hakaret ve aşağılamaların etkin şekilde cezalandırılması amacıyla Türk Ceza Kanunu’nda “Dini Değerlere Hakaret” suçunun müstakil olarak düzenlenmesini ve caydırıcı yaptırımlar öngören kanun teklifimizi 19 Haziran 2025 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunmuştuk.

Bugün yaşanan gelişmeler, teklifimizin ne kadar isabetli ve gerekli olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Herkesi, bu toprakların mayası ve vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun inancı olan aziz İslam dini ve İslam’ın mukaddes değerleri başta olmak üzere dinî değerlere karşı saygılı davranmaya davet ediyoruz. Toplumun manevi değerlerini korumak, din ve vicdan özgürlüğünü gerçek anlamda güvence altına almak ve benzer provokasyonların önüne geçmek için kanun teklifimizin bir an önce görüşülerek yasalaştırılması gerekmektedir. Meclisimizi ve özellikle mecliste temsil edilen parti gruplarını bu konuda sorumluluk almaya çağırıyor; aziz milletimizi de mukaddesatına sahip çıkmaya, inanç değerlerine yönelik her türlü hakaret ve aşağılamaya karşı ortak bir duruş sergilemeye davet ediyoruz.

 

FİLİSTİN’DE EZANI YASAKLAMA GİRİŞİMİ

Siyonist terör rejiminin Filistin topraklarında yürüttüğü sistematik katliam ve işgal politikaları devam ediyor. Karşımızdaki barbarlık, birkaç aşırılıkçının hevesi değil, arkasına ABD şer odağını alan işgal rejiminin resmi politikasıdır. Amaç Filistin coğrafyasını etnik temizlikle tamamen Yahudileştirmektir.

Bu gözü dönmüş rejim, Gazze’de yıllarca evleri, hastaneleri, okulları, tarım arazilerini ve hatta sığınılan çadırları bombalayarak bölgeyi yaşanılmaz kılmayı ve Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorlamayı amaçladı. Gazze’de kanla, bombalarla yürüttükleri bu sürgün politikasını, bugün Batı Şeria’da Müslümanların arazilerini gasp edip bu araziler üzerinde sayıları sürekli artan yeni işgal yerleşkeleri inşa ederek işgali genişletmeyi sürdürüyorlar. Gazze’de füzelerle yaptıklarını, Batı Şeria’da farklı kılıflarla gizlemeye çalıştıkları gasp ve hırsızlıkla yapmaktadırlar. Bu işgal projesine direnenler de ya katlediliyor ya da ellerindeki her şey gasp edilerek sürgüne zorlanıyor. Öyle ki siyonist rejimin sözde meclisindeki ön oylamadan geçen ezan yasaklama tasarısı ve Harem-i İbrahim Camii’ndeki ezan engeliyle Müslümanların ibadet hakları bile ellerinden alınıyor.

Siyonistlerin bombaları bugüne kadar hiçbir diplomatik tiyatroyla, hiçbir sahte anlaşmayla durdurulamadı ve durdurulamaz. Durdurmanın tek yolu İslam dünyasının, bu Siyonist projeye askeri olarak karşı koyacağını dünyaya net bir şekilde deklare etmesidir.

 

AFGANİSTAN-PAKİSTAN GERİLİMİ

Komşu ve kardeş iki ülke olan Afganistan İslam Emirliği ile Pakistan arasında son dönemde gerilimin tırmanmasını büyük bir üzüntü ve endişeyle takip ediyoruz. Afganistan topraklarına düzenlenen saldırılarda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz.

Bu gerilimin arkasında, bölgenin huzur bulmasını istemeyen dış mihrakların parmak izi açıkça görülmektedir. Yıllarca işgal altında tuttuğu Afganistan topraklarından büyük bir yenilgiyle kaçan ABD’nin, uğradığı bu tarihi hezimetin intikamını almak için bölgeyi yeniden istikrarsızlaştırmak adına bu gerilimi sinsice kaşıdığı aşikardır. Emperyalizmin bu kirli oyununa gelmemek her iki ülkenin de en büyük sorumluluğudur.

Afganistan ve Pakistan; dinî, coğrafî ve tarihî bağları olan iki komşu ülke olarak birbirine muhtaçtır. Bölgede kalıcı istikrarın, ekonomik kalkınmanın ve sınır güvenliğinin tesisi, düşmanlıkla değil ancak köklü bir komşuluk hukukunun gözetilmesiyle mümkündür. İki kardeş halkın geleceği ortak çıkarlar temelinde şekillenmelidir.

Bu tehlikeli gidişatın durdurulması için her iki ülkeyle de güçlü ve köklü ilişkilere sahip olan Türkiye başta olmak üzere, bölge ülkelerine tarihi bir görev düşmektedir. Bölgesel aktörleri, bu gerilimi tamamen sona erdirecek ve tarafları kalıcı bir anlaşma zemininde buluşturacak bir arabuluculuk mekanizmasını acilen devreye sokmaya davet ediyoruz.

 

SREBRENİTSA SOYKIRIMI

Avrupa’nın göbeğinde, 1995 yılının Temmuz ayında 8 binden fazla silahsız Boşnak Müslüman sistematik bir şekilde katledildi. Srebrenitsa Soykırımı’nın yıl dönümünde, acımız ilk günkü gibi tazedir. Bu soykırımı lanetliyor; Şehit olan Boşnak Müslümanları rahmetle anıyor, ailelerine ve kardeş Bosna-Hersek halkına taziyelerimizi iletiyoruz.

Srebrenitsa Soykırımı’nın ardından imzalanan Dayton Barış Anlaşması, Bosna – Hersek’te çatışmaları sona erdirmiş olsa da, ortaya koyduğu etnik temelli yönetim modeli ülkenin siyasi ve idari yapısında kalıcı sorunlara yol açmış; etkin karar alma mekanizmalarının oluşmasını zorlaştırarak siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın uzun yıllar devam etmesine neden olmuştur.

Dün Boşnak Müslümanların soykırıma uğramasına göz yuman şer odaklarının ve bugün onların cürümlerini devralan siyonist rejimin, sinsi kollarını yeniden Balkanlar'a uzatarak bölgeyi istikrarsızlaştırma çabalarını endişeyle takip ediyoruz.

Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç’in "Unutulan soykırım tekrarlanır" sözü, bugünün acı gerçeğidir. Dün Bosna’da dünyanın gözü önünde görmezden gelinen soykırım, bugün aynı pervasızlıkla Gazze’de yaşanmakta ve Balkanlarda yeni bir soykırım planına zemin hazırlamaktadır. Bu durum, Batı’nın ikiyüzlü ve İslam düşmanı politikasının istikrarlı bir şekilde devam ettiğini de gözler önüne sermektedir.

İslam ülkelerinin liderleri, Balkanlarda yaşayan Müslüman kardeşlerini zalimlerin insafına, ikiyüzlü Batı’nın çifte standartlı hukukuna ve siyonistlerin vahşetine terk etmemelidir.

 

2026'NIN İLK 6 AYININ PANORAMASI: FAİZ LOBİSİ KAZANDI, MİLLET KAYBETTİ

2026'nın ilk altı ayı, uygulanan faiz politikasının Türkiye ekonomisine ağır bir fatura çıkardığını bir kez daha göstermiştir. Politika faizinin %37 seviyesinde tutulmasına rağmen yıllık enflasyon %32,11 olarak gerçekleşmiş, işsizlik oranı %8,2, atıl işgücü oranı ise %31 seviyesinde kalmıştır. Yani faiz beklendiği gibi istihdam ve üretimi olumsuz etkilemiş enflasyonun düşürülmesine de yaramamıştır.

Ekonomideki bozulmanın en çarpıcı göstergelerinden biri de kamu maliyesidir. Merkezi yönetim bütçesi yılın ilk beş ayında 1 trilyon 57 milyar TL açık verirken, aynı dönemde faize ödenen tutar 1 trilyon 262 milyar 600 milyon TL'ye ulaşmıştır. Borç faizine ödenen devasa rakamlar, üretime, istihdama, eğitime, sağlığa, sosyal harcamalara daha az kaynak ayrılmasına neden olmaktadır.

Ekonomik tablonun yükünü ise en çok dar gelirli vatandaşlarımız, asgari ücretliler ve emekliler taşımaktadır. Bugün dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin 174 TL, yoksulluk sınırı ise 114 bin 576 TL'ye yükselmiş, bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti 45 bin 488 TL olarak hesaplanmıştır. Bu tablo, milyonlarca vatandaşın gelirinin temel ihtiyaçlarını karşılamaya dahi yetmediğini açıkça göstermektedir.

Artan konkordatolar, finansmana erişimde yaşanan sıkıntılar ve yatırım iştahındaki zayıflama; üretim yerine faizi merkeze alan ekonomi anlayışının doğal sonucudur. Faizden gelir elde edenler kazanmaya devam ederken, üreten, çalışan ve alın teriyle geçinen kesimler her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır.

Yıllar önce dile getirilen "faiz sebep, enflasyon sonuçtur" yaklaşımından vazgeçilmeseydi, bugün çok daha farklı bir ekonomik tablo konuşuyor olabilirdik. Türkiye'nin ihtiyacı; faizi merkeze alan borç ekonomisi değil, İslam iktisadının adalet, üretim, paylaşım ve reel ekonomiyi esas alan ilkeleri doğrultusunda inşa edilecek yeni bir ekonomik düzendir. Güçlü ekonomi; faize ödenen trilyonlarla değil, üretimin arttığı, emeğin karşılığını aldığı ve milletin refahının yükseldiği bir sistemle mümkündür.

 

AKADEMİSYENLERE GETİRİLEN GÜVENLİK SORUŞTURMASI GARABETİNDEN VAZGEÇİLMELİDİR

TBMM’ye sunulan Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile öğretim elemanlarının atama süreçlerine güvenlik soruşturması şartının dahil edilmesi, akademi vizyonu ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, son derece endişe verici bir adımdır. Hukuken halihazırda tüm kamu personeline uygulanan arşiv araştırması genel güvenliği sağlamak adına yeterliyken, üniversiteleri gizlilik dereceli stratejik devlet kurumlarıyla bir tutarak daha derin bir incelemeye tabi tutmak, akademinin temel varlık sebebini göz ardı etmektir. Kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı bulunmayan, yani devlet memuru olmanın yasal şartlarını bütünüyle taşıyan ve akademik liyakatini ispatlamış bilim insanlarının bu tür bir bürokratik denetime alınması, geçmişte pek çok örneğine rastlandığı üzere keyfilik, fişleme ve soyut gerekçelerle hak mahrumiyetine yol açma riskini barındırmaktadır.

Üniversiteler, tornadan çıkmış tek tip düşüncelerin değil, farklı ve hatta aykırı fikirlerin özgürce tartışılarak süzüldüğü bilim, kültür ve sanat üretim merkezleridir. Belirli bir olgunluğa erişmiş gençlerin çoğulculuğu ve tahammülü deneyimlediği bu alanların, makbul olan ve olmayan şeklinde bir tasnife tabi tutulması, akademiyi kaçınılmaz olarak politize edecek ve entelektüel üretkenliğe zarar verecektir. Suçun şahsiliği ilkesini ve lekelenmeme hakkını zedeleyen, bilim yuvalarını özgür düşüncenin sınırlandığı yerlere dönüştürme potansiyeli taşıyan bu düzenlemeden vazgeçilmeli; ilgili hüküm kanun teklifinden çıkarılarak akademik özerklik ve güvence, koruma altına alınmalıdır.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.