“DİNİ DEĞERLERE HAKARET
CEZASIZ KALMAMALIDIR”
Son dönemde milletimizin
inançlarını, mukaddesatını ve dini değerlerini hedef alan provokatif söylem ve
eylemlerde kaygı verici bir artış yaşanmaktadır. Başkasının inancına hakaret,
ifade özgürlüğü değildir. Hiç kimsenin bir başkasının kutsallarına hakaret etme
özgürlüğü olamaz. Mizah ve sanat özgürlüğü kisvesi altında kutsalların
aşağılanması ve milyonlarca insanın inancının tahkir edilmesi, toplumsal barışı
ve birlikte yaşama hukukunu hedef alan açık bir saldırıdır.
HÜDA PAR olarak bu tehlikeyi
önceden görmüş; dini değerlere yönelik hakaret ve aşağılamaların etkin şekilde
cezalandırılması amacıyla Türk Ceza Kanunu’nda “Dini Değerlere Hakaret” suçunun
müstakil olarak düzenlenmesini ve caydırıcı yaptırımlar öngören kanun
teklifimizi 19 Haziran 2025 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne
sunmuştuk.
Bugün yaşanan gelişmeler,
teklifimizin ne kadar isabetli ve gerekli olduğunu açıkça ortaya koymuştur.
Herkesi, bu toprakların mayası ve vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun inancı
olan aziz İslam dini ve İslam’ın mukaddes değerleri başta olmak üzere dinî
değerlere karşı saygılı davranmaya davet ediyoruz. Toplumun manevi değerlerini
korumak, din ve vicdan özgürlüğünü gerçek anlamda güvence altına almak ve
benzer provokasyonların önüne geçmek için kanun teklifimizin bir an önce
görüşülerek yasalaştırılması gerekmektedir. Meclisimizi ve özellikle mecliste
temsil edilen parti gruplarını bu konuda sorumluluk almaya çağırıyor; aziz
milletimizi de mukaddesatına sahip çıkmaya, inanç değerlerine yönelik her türlü
hakaret ve aşağılamaya karşı ortak bir duruş sergilemeye davet ediyoruz.
FİLİSTİN’DE EZANI YASAKLAMA GİRİŞİMİ
Siyonist terör rejiminin Filistin
topraklarında yürüttüğü sistematik katliam ve işgal politikaları devam ediyor.
Karşımızdaki barbarlık, birkaç aşırılıkçının hevesi değil, arkasına ABD şer
odağını alan işgal rejiminin resmi politikasıdır. Amaç Filistin coğrafyasını
etnik temizlikle tamamen Yahudileştirmektir.
Bu gözü dönmüş rejim, Gazze’de
yıllarca evleri, hastaneleri, okulları, tarım arazilerini ve hatta sığınılan
çadırları bombalayarak bölgeyi yaşanılmaz kılmayı ve Filistinlileri topraklarını
terk etmeye zorlamayı amaçladı. Gazze’de kanla, bombalarla yürüttükleri bu
sürgün politikasını, bugün Batı Şeria’da Müslümanların arazilerini gasp edip bu
araziler üzerinde sayıları sürekli artan yeni işgal yerleşkeleri inşa ederek
işgali genişletmeyi sürdürüyorlar. Gazze’de füzelerle yaptıklarını, Batı
Şeria’da farklı kılıflarla
gizlemeye çalıştıkları gasp ve hırsızlıkla yapmaktadırlar. Bu işgal projesine
direnenler de ya katlediliyor ya da ellerindeki her şey gasp edilerek sürgüne
zorlanıyor. Öyle ki siyonist
rejimin sözde meclisindeki
ön oylamadan geçen ezan yasaklama tasarısı ve Harem-i İbrahim Camii’ndeki ezan
engeliyle Müslümanların ibadet hakları bile ellerinden alınıyor.
Siyonistlerin bombaları bugüne
kadar hiçbir diplomatik tiyatroyla, hiçbir sahte anlaşmayla durdurulamadı ve
durdurulamaz. Durdurmanın tek yolu İslam dünyasının, bu Siyonist projeye askeri
olarak karşı koyacağını dünyaya net bir şekilde deklare etmesidir.
AFGANİSTAN-PAKİSTAN GERİLİMİ
Komşu ve kardeş iki ülke olan
Afganistan İslam Emirliği ile Pakistan arasında son dönemde gerilimin
tırmanmasını büyük bir üzüntü ve endişeyle takip ediyoruz. Afganistan
topraklarına düzenlenen saldırılarda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan
rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz.
Bu gerilimin arkasında, bölgenin huzur
bulmasını istemeyen dış mihrakların parmak izi açıkça görülmektedir. Yıllarca
işgal altında tuttuğu Afganistan topraklarından büyük bir yenilgiyle kaçan
ABD’nin, uğradığı bu tarihi hezimetin intikamını almak için bölgeyi yeniden
istikrarsızlaştırmak adına bu gerilimi sinsice kaşıdığı aşikardır.
Emperyalizmin bu kirli oyununa gelmemek her iki ülkenin de en büyük
sorumluluğudur.
Afganistan ve Pakistan; dinî,
coğrafî ve tarihî bağları olan iki komşu ülke olarak birbirine muhtaçtır. Bölgede kalıcı istikrarın,
ekonomik kalkınmanın ve sınır güvenliğinin tesisi, düşmanlıkla değil ancak
köklü bir komşuluk hukukunun gözetilmesiyle mümkündür. İki kardeş halkın
geleceği ortak çıkarlar temelinde şekillenmelidir.
Bu tehlikeli gidişatın
durdurulması için her iki ülkeyle de güçlü ve köklü ilişkilere sahip olan
Türkiye başta olmak üzere, bölge ülkelerine tarihi bir görev düşmektedir.
Bölgesel aktörleri, bu gerilimi tamamen sona erdirecek ve tarafları kalıcı bir
anlaşma zemininde buluşturacak bir arabuluculuk mekanizmasını acilen devreye
sokmaya davet ediyoruz.
SREBRENİTSA SOYKIRIMI
Avrupa’nın göbeğinde, 1995
yılının Temmuz ayında 8 binden fazla silahsız Boşnak Müslüman sistematik bir
şekilde katledildi. Srebrenitsa Soykırımı’nın yıl dönümünde, acımız ilk günkü
gibi tazedir. Bu soykırımı lanetliyor; Şehit olan Boşnak Müslümanları rahmetle
anıyor, ailelerine ve kardeş Bosna-Hersek halkına taziyelerimizi iletiyoruz.
Srebrenitsa Soykırımı’nın
ardından imzalanan Dayton Barış Anlaşması, Bosna – Hersek’te çatışmaları sona erdirmiş
olsa da, ortaya koyduğu etnik temelli yönetim modeli ülkenin siyasi ve idari
yapısında kalıcı sorunlara yol açmış; etkin karar alma mekanizmalarının
oluşmasını zorlaştırarak siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın uzun yıllar devam
etmesine neden olmuştur.
Dün Boşnak Müslümanların
soykırıma uğramasına göz yuman şer odaklarının ve bugün onların cürümlerini
devralan siyonist rejimin, sinsi kollarını yeniden Balkanlar'a uzatarak bölgeyi istikrarsızlaştırma
çabalarını endişeyle takip ediyoruz.
Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç’in
"Unutulan soykırım tekrarlanır" sözü, bugünün acı gerçeğidir. Dün
Bosna’da dünyanın gözü önünde görmezden gelinen soykırım, bugün aynı
pervasızlıkla Gazze’de yaşanmakta ve Balkanlarda yeni bir soykırım planına zemin
hazırlamaktadır. Bu durum, Batı’nın ikiyüzlü ve İslam düşmanı politikasının
istikrarlı bir şekilde devam ettiğini de gözler önüne sermektedir.
İslam ülkelerinin liderleri,
Balkanlarda yaşayan Müslüman kardeşlerini zalimlerin insafına, ikiyüzlü Batı’nın
çifte standartlı hukukuna ve siyonistlerin vahşetine terk etmemelidir.
2026'NIN İLK 6 AYININ PANORAMASI: FAİZ LOBİSİ
KAZANDI, MİLLET KAYBETTİ
2026'nın ilk altı ayı, uygulanan
faiz politikasının Türkiye ekonomisine ağır bir fatura çıkardığını bir kez daha
göstermiştir. Politika faizinin %37 seviyesinde tutulmasına rağmen yıllık
enflasyon %32,11 olarak gerçekleşmiş, işsizlik oranı %8,2, atıl işgücü oranı
ise %31 seviyesinde kalmıştır. Yani faiz beklendiği gibi istihdam ve üretimi
olumsuz etkilemiş enflasyonun düşürülmesine de yaramamıştır.
Ekonomideki bozulmanın en çarpıcı
göstergelerinden biri de kamu maliyesidir. Merkezi yönetim bütçesi yılın ilk
beş ayında 1 trilyon 57 milyar TL açık verirken, aynı dönemde faize ödenen
tutar 1 trilyon 262 milyar 600 milyon TL'ye ulaşmıştır. Borç faizine ödenen
devasa rakamlar, üretime, istihdama, eğitime, sağlığa, sosyal harcamalara daha
az kaynak ayrılmasına neden olmaktadır.
Ekonomik tablonun yükünü ise en
çok dar gelirli vatandaşlarımız, asgari ücretliler ve emekliler taşımaktadır.
Bugün dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin 174 TL, yoksulluk sınırı ise
114 bin 576 TL'ye yükselmiş, bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti 45 bin 488 TL
olarak hesaplanmıştır. Bu tablo, milyonlarca vatandaşın gelirinin temel
ihtiyaçlarını karşılamaya dahi yetmediğini açıkça göstermektedir.
Artan konkordatolar, finansmana
erişimde yaşanan sıkıntılar ve yatırım iştahındaki zayıflama; üretim yerine
faizi merkeze alan ekonomi anlayışının doğal sonucudur. Faizden gelir elde
edenler kazanmaya devam ederken, üreten, çalışan ve alın teriyle geçinen
kesimler her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır.
Yıllar önce dile getirilen
"faiz sebep, enflasyon sonuçtur" yaklaşımından vazgeçilmeseydi, bugün
çok daha farklı bir ekonomik tablo konuşuyor olabilirdik. Türkiye'nin ihtiyacı;
faizi merkeze alan borç ekonomisi değil, İslam iktisadının adalet, üretim,
paylaşım ve reel ekonomiyi esas alan ilkeleri doğrultusunda inşa edilecek yeni
bir ekonomik düzendir. Güçlü ekonomi; faize ödenen trilyonlarla değil, üretimin
arttığı, emeğin karşılığını aldığı ve milletin refahının yükseldiği bir
sistemle mümkündür.
AKADEMİSYENLERE GETİRİLEN GÜVENLİK SORUŞTURMASI GARABETİNDEN
VAZGEÇİLMELİDİR
TBMM’ye sunulan Yükseköğretim
Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile öğretim
elemanlarının atama süreçlerine güvenlik soruşturması şartının dahil edilmesi,
akademi vizyonu ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, son derece endişe
verici bir adımdır. Hukuken halihazırda tüm kamu personeline uygulanan arşiv
araştırması genel güvenliği sağlamak adına yeterliyken, üniversiteleri gizlilik
dereceli stratejik devlet kurumlarıyla bir tutarak daha derin bir incelemeye
tabi tutmak, akademinin temel varlık sebebini göz ardı etmektir. Kesinleşmiş
bir mahkûmiyet kararı bulunmayan, yani devlet memuru olmanın yasal şartlarını
bütünüyle taşıyan ve akademik liyakatini ispatlamış bilim insanlarının bu tür
bir bürokratik denetime alınması, geçmişte pek çok örneğine rastlandığı üzere
keyfilik, fişleme ve soyut gerekçelerle hak mahrumiyetine yol açma riskini barındırmaktadır.
Üniversiteler, tornadan çıkmış
tek tip düşüncelerin değil, farklı ve hatta aykırı fikirlerin özgürce
tartışılarak süzüldüğü bilim, kültür ve sanat üretim merkezleridir. Belirli bir
olgunluğa erişmiş gençlerin çoğulculuğu ve tahammülü deneyimlediği bu alanların,
makbul olan ve olmayan şeklinde bir tasnife tabi tutulması, akademiyi
kaçınılmaz olarak politize edecek ve entelektüel üretkenliğe zarar verecektir.
Suçun şahsiliği ilkesini ve lekelenmeme hakkını zedeleyen, bilim yuvalarını
özgür düşüncenin sınırlandığı yerlere dönüştürme potansiyeli taşıyan bu
düzenlemeden vazgeçilmeli; ilgili hüküm kanun teklifinden çıkarılarak akademik
özerklik ve güvence, koruma altına alınmalıdır.
