Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-6 Ekim 2026

“FON KRİZİ BÜTÜN YÖNLERİYLE ARAŞTIRILMALIDIR”

Son dönemde yaşanan fon krizi, yalnızca sermaye piyasalarının veya ekonominin teknik bir meselesi olarak görülemez. Binlerce insanın emeğini, birikimini ve geleceğini ilgilendiren bu tablo; hukuk, ekonomi ve kamu denetimi açısından birlikte ele alınması gereken ciddi bir güven meselesidir.

Gelinen noktada öncelik, mağduriyetlerin giderilmesi ve yatırımcıların haklarının eksiksiz biçimde korunmasıdır. Ancak bununla yetinilemez. Bu krizin nasıl ortaya çıktığı, denetim mekanizmalarının neden zamanında ve etkili şekilde işletilmediği, varsa ihmal ve sorumlulukların kimlere ait olduğu bütün yönleriyle ortaya çıkarılmalıdır.

Meseleyi yalnızca birkaç kişi veya kurum üzerinden okumak da eksik olacaktır. Fon krizi; yolsuzluk, rüşvet, tefecilik, kumar ve bahis gibi haksız kazanç alanlarıyla mücadelede güçlü bir hukuk düzeninin ve etkin denetimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermiştir.

Ekonomide güvenin temeli hukuktur; hukukun temeli ise adalet, şeffaflık ve hesap verebilirliktir. Hiç kimsenin nüfuzu, makamı veya ekonomik gücü hukukun üzerinde olmamalıdır. Türkiye’nin ihtiyacı, krizi geçici tedbirlerle yönetmek değil; benzer mağduriyetlerin yeniden yaşanmasını önleyecek güçlü denetim mekanizmaları kurmak; insanı, emeği ve hakkı merkeze alan adil bir ekonomik ve hukuki düzeni hayata geçirmektir.


ÜNİVERSİTE HASTANELERİNDE EŞ DURUMU OLAN PERSONELİN TAYİN TALEPLERİ

2025 Aile Yılı’nın ardından 2026-2035 döneminin “Aile ve Nüfus On Yılı” olarak belirlenmesi, aile kurumunun korunmasına ve güçlendirilmesine verilen önemin açık bir göstergesidir. Ancak aile bütünlüğünün korunmasına yönelik hedeflere rağmen, üniversite hastanelerinde görev yapan sağlık çalışanlarımızın eş durumu nedeniyle görev yeri değişikliği taleplerinde yaşanan sorunlar halen devam etmektedir.

Üniversitelerin idari ve mali yapıları, personelin tabi olduğu farklı istihdam statüleri ve sağlık hizmetlerinin sürekliliği elbette dikkate alınmalıdır. Ancak bu hususlar, aile birliğinin korunmasına yönelik makul ve uygulanabilir çözümler geliştirilmesine engel olmamalıdır.

Bazı kamu kurumlarında uygulanan becayiş ve karşılıklı eşleştirme gibi yöntemler, aile bütünlüğünün korunması için farklı çözüm yollarının uygulanabileceğini göstermektedir. Üniversite hastanelerinde çalışan eşlerin de aynı şehirde görev yapabilmelerinin önü açılmalı, ailelerin uzun süre ayrı kalmasına neden olan mağduriyetler giderilmelidir.

“Aile ve Nüfus On Yılı” hedeflerinin yalnızca söylemde kalmaması, çalışma hayatındaki uygulamalara da yansıması gerekmektedir. Bu çerçevede üniversitelerimizin eş durumu nedeniyle tayin taleplerine daha yapıcı yaklaşması, kurumlar arası geçiş ve tayin imkânlarının önündeki engellerin azaltılması ve aile bütünlüğünü bozan uygulamaların giderilmesi çağrısında bulunuyoruz.


AİLE YAPIMIZI EKRANLARDA VE DİJİTAL MECRALARDA DA KORUMALIYIZ

Bir yandan aile yapımızı tehdit eden suç ve istismar odaklarına yönelik “Ailem Güvende” operasyonları yürütülürken diğer yandan televizyon ekranları ve dijital mecralar üzerinden aile yapımızı ve toplumsal ahlakı zedeleyen içeriklerin yaygınlaştırılmasına seyirci kalınması büyük bir çelişkidir.

Gündüz kuşağı programlarında aile mahremiyeti reyting uğruna ihlal edilmekte, adli vakalar ekranlarda tartışmaya açılmakta, şikâyetler ve suç iddiaları adeta birer medya yargılamasına dönüştürülmektedir. Oysa suçun araştırılacağı, delillerin değerlendirileceği ve adaletin tecelli edeceği yer televizyon ekranları değil, yargı mercileridir. Medya, kendisini mahkemenin yerine koymamalıdır.

Öte yandan TikTok, Instagram ve benzeri dijital platformlarda çocukların ve ailelerin mahremiyetini hiçe sayan içerikler hızla yayılmaktadır. Beğeni ve etkileşim uğruna çocukların dijital ortamda teşhir edilmesi, onları ciddi güvenlik ve gelişim riskleriyle karşı karşıya bırakmaktadır.

Aileyi korumak, yalnızca suçla mücadele etmekten ibaret değildir. Aile mahremiyetini ve çocuklarımızı ekranlardan ve dijital mecralardan yayılan zararlı içeriklerden korumak da bu mücadelenin bir parçasıdır.  Yetkili kurumlar daha etkin ve caydırıcı tedbirler almalı, aileler ve eğitimciler dijital riskler konusunda bilinçlendirilmelidir.

Aileyi korumak, toplumun geleceğini korumaktır.


ON İKİNCİ YILDÖNÜMÜNDE 6-8 EKİM HADİSESİ

6-8 Ekim olayları olarak yakın tarihimize geçen; vahşet, katliam, yıkım ve vandalizmin her türlü örneğinin sergilendiği karanlık kalkışmanın üzerinden 12 yıl geçti.

Kobani’de yaşanan olaylar bahane edilerek Kandil’in direktifleri ve malum partinin çaktığı işaret fişeğiyle silahlı militanlar da dâhil olmak üzere güdümlü gruplar sokaklara salındı. Yine malum partinin Diyarbakır il başkanının “Şehirde dört yüze yakın IŞİD bağlantılı dernek var.” şeklindeki açıklaması, provokasyonun hedefini ortaya koymuştu.

Yaşanan olaylarda, başta kurban eti dağıtan Yasin BÖRÜ ve arkadaşları olmak üzere çok sayıda masum insan hunharca katledildi. Evler ve iş yerleri ile kamu kurumları hedef alınarak geniş çaplı yıkımlar ve kundaklama eylemleri gerçekleştirildi.

Bölge genelinde HÜDA PAR teşkilatları, İslamî sivil kurumlar ve İslamî kimlikleriyle bilinen şahsiyetler saldırıların başlıca hedefleri arasında yer aldı. Bu saldırıların niteliği, hedeflerin önceden belirlendiğini ve saldırıların rastgele değil, planlı ve organize biçimde gerçekleştirildiğini gösteriyordu.

Saldırganlardan korunmak için bir binaya sığınan Yasin BÖRÜ ve arkadaşlarının maruz kaldığı vahşet, bunun en bariz örneğiydi. Sığındıkları evde kurşunlandılar, bıçaklandılar, yaralı halde balkondan aşağı atıldılar, üzerlerinden araçlarla geçildi ve zılgıtlar eşliğinde diri diri yakıldılar! Bu cinayet, 6-8 Ekim’de yaşanan barbarlığın hafızalara kazınan en acı sembollerinden biri oldu.

Giderek büyüyen saldırı, yağma ve yıkımlara karşı güvenlik güçleri müdahale etmek yerine sokaklardan çekilip seyirci pozisyonuna geçirildi. O dönem yürürlükte olan “Çözüm Süreci” de dikkate alındığında, devlet kurumları içerisine çöreklenen karanlık yapıların örgüt ile ortaklaşa sahnelediği kirli provokasyon tüm çıplaklığıyla kendini ele vermekteydi.

Yaşanan barbarlığın ardından yürütülen soruşturma ve yargı süreçleri maalesef sadece olaylara karışan bir kısım sokak serserisiyle sınırlı kaldı. Soruşturmalar hiçbir zaman komployu tertip eden perde gerisindeki organizatörlere uzanmadı. Özellikle kalkışmanın başında olaylara müdahaleyi engelleyerek yıkımın boyutlarının daha fazla büyümesine zemin hazırlayan devlet içerisindeki birtakım odakların örgütle girdiği kirli ilişkiler karanlıkta kaldı. Karanlık aktörler ve kirli ilişkilerin üzerine gidilmeyerek gelecekte oluşabilecek provokasyonlara imkân tanınmış oldu.

Nitekim yaklaşık iki ay sonra Cizre’de yine PKK militanları seferber edilerek HÜDA PAR teşkilatı ve mensuplarına karşı girişilen benzer bir katliam senaryosu, o dönem devlet kurumlarında hâlâ provokasyonlar üzerinden prim kasan aktif hücrelerin pervasızlığının bir başka örneğini göstermekteydi. Kaldı ki Cizre provokasyonunda dönemin devlet içerisindeki aktörleri ve bunların saldırı öncesi KCK yöneticileriyle olan ilişkileri deşifre olmasına rağmen hiçbir işleme tabi tutulmadılar.

Kirli bağlantılarla sahnelenen provokasyonların üzerine o gün yeterince gidilmedi. Etkin soruşturmalar yürütülmedi. Deşifre edilmeleri zor olmayan bu karanlık odaklar açığa çıkarılmadı. Dolayısıyla kirli ilişki ürünü provokasyonların üzerinin bir şekilde örtülerek karanlıkta bırakılması, aslında yakın siyasi tarihimizin de bir özeti olarak karşımızda durmaktadır.


YÜZ YILLIK ZULME KARŞI: AKSA TUFANI

İslam yurdu Filistin toprakları, 1917'den bu yana sömürgeci zihniyetin ve siyonist işgalin ağır baskısı altında var olma mücadelesi vermektedir. 1948’de Nekbe ile başlayan toprak gaspı, zorunlu göçler ve kitlesel katliamlar; bugün Kudüs-ü Şerif'in işgali ve ilk kıblemiz Mescid-i Aksa'nın esaretiyle sürmektedir. Bu sistematik kuşatmanın ve yok etme politikalarının en vahşi cephesi ise hiç şüphesiz Gazze’dir. 2007'den beri karadan, havadan ve denizden abluka altında tutulan Gazze son üç yıldır, tarihin tanık olduğu en acımasız soykırımla karşı karşıyadır.

7 Ekim 2023'te gerçekleşen Aksa Tufanı Operasyonu, onlarca yıldır biriken bu zulüm ve kıyıma karşı bir patlama noktasıdır. Siyonistlerin Gazze'ye ve Filistin'e yönelik saldırıları 7 Ekim'de başlamamıştır. Aksa Tufanı; yüz yıldır tırmandırılan zulme, tecride ve vatan gaspına karşı yükselen meşru bir direnişin adıdır. Direniş sebep değil, işgalin doğurduğu kaçınılmaz bir sonuçtur.

Bugün bölge ülkelerinin arabuluculuğunda yürütülen ve adına 'ateşkes' denen süreçte dahi görülmektedir ki işgal rejimi, sivilleri katletmeye, bebekleri hedef almaya aralıksız devam etmektedir. Filistin Diplomasi Merkezinin verilerine göre, 10 Ekim 2025'te ateşkesin ilan edilmesinden bu yana Gazze'de 302’si çocuk 144’ü kadın olmak üzere 1.432 Filistinli şehit olmuş, 5 026 kişi yaralanmış ve 198 kişi de esir alınmıştır. Bu tablo, sözde “Gazze Barış Kurulu”nun ortaya koyduğu sorunlu yaklaşımın açık bir göstergesidir. İşgal rejiminin ateşkes sürecinde dahi katliamlarını sürdürmesine rağmen, baskının Filistin direnişinin silahsızlandırılması üzerine yoğunlaştırılması kabul edilemez.

Filistin ve Gazze için 7 Ekim öncesi de sonrası da değişmemiştir. Ne soykırımdan önce ne de sonra uluslararası kurumlar ve bölge ülkeleri bu zulme karşı somut bir adım atabilmiştir. Filistin direnişi, uluslararası toplumun yıllardır süren bu tepkisizliğine, vurdumduymazlığına karşı halkını ve Mescid-i Aksa'yı korumak için harekete geçmek zorunda kalmıştır. Ne yazık ki Batı'nın sahte insan hakları söylemi kadar, İslam dünyası yöneticilerinin soykırım öncesinde de sonrasında da etkili ve caydırıcı bir tepki ortaya koyamaması, siyonist barbarlığa cesaret vermiştir. Nitekim Şehit Yahya Sinvar’ın da tarihe kazıdığı gibi; 'Gazze, herkesin maskesini düşürmüştür.'

Bu tablo ortadayken işgalciyi yaptırımlarla durdurmak yerine işgale direnen Filistinlilere silahsızlanma dayatmak, barış değil teslimiyet dayatmasıdır. Gazze'de gerçek bir barış isteniyorsa öncelikle işgal ve saldırılar sona erdirilmeli, abluka kaldırılmalı, insanî yardımların önü açılmalı ve ateşkesin ihlali karşısında işgal rejimine karşı somut ve caydırıcı yaptırımlar uygulanmalıdır. HAMAS'ı yok sayan, direnişi silahsızlandırmayı amaçlayan hiçbir plana ve sözde anlaşma teklifine taraf olunmamalıdır.

Aksa Tufanı destanının yıl dönümünde bir daha diyoruz ki; ABD'nin “şartsız ve sınırsız” desteğini arkasına alan işgal rejimini durdurmanın yolu, sözlü kınamalar değil, somut ve caydırıcı adımlardır. İslam coğrafyasındaki ABD üsleri kapatılmalı, ABD'yi finanse eden yatırımlar durdurulmalı ve tüm anlaşmalar askıya alınmalıdır. Siyonist rejim askerî, diplomatik ve ticari her alanda tam bir izolasyona alınmalı; başta Filistin’e komşu ülke Mısır olmak üzere bölge ülkelerinin katılımıyla ortak bir askerî güç oluşturularak insanî yardımların ve güvenliğin sağlanması amacıyla Gazze’de devam eden krize derhal müdahale edilmelidir.

Kudüs de Gazze de bütün Filistin de İslam yurdudur; sahipsiz değildir ve asla sahipsiz bırakılmayacaktır. Bu büyük ve tarihi direnişin mimarlarını, şehit Yahya Sinvar'ı, Muhammed Deif’i, İsmail Heniyye’yi ve ümmetin izzetini savunan aziz şehitleri rahmet ve hürmetle anıyoruz. Gazze halkının eşsiz sabrını ve direncini saygıyla selamlıyor, tüm vicdan sahiplerini işgale karşı sesini yükseltmeye çağırıyoruz.

 

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.