Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-30 Haziran 2026

ŞEYH SAİD EFENDİ VE DAVA ARKADAŞLARININ HATIRASINA SAYGI GÖSTERİLMELİDİR

Şeyh Said Efendi; büyük bir âlim, kâmil bir mürşit ve halkının inancı ve kimliği uğruna mücadele eden cesur bir önderdir. Mevlânâ Halid-i Şehrezorî’nin manevi çizgisinden beslenen Şeyh Said Efendi, yalnızca dinî bir rehber değil, aynı zamanda halkının dertleriyle hemhâl olan sosyal ve siyasi bir önder olmuştur. Şeyh Said, hayatı boyunca işgale, zulme ve haksızlığa karşı durmuş; akrabaları, müntesipleri ve talebeleri ile birlikte Rus işgaline karşı cihad etmiştir.

1925 yılında İstiklal Mahkemelerince verilen idam kararıyla birlikte Şeyh Said Efendi ve dava arkadaşları darağaçlarına yürümüş; ancak ne idamlar ne de yıllarca sürdürülen karalama kampanyaları onları halkın gönlünden silebilmiştir. Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen Şeyh Said Efendi ve arkadaşlarının hatırası, Kürtler ile birlikte bütün bir İslam ümmetinin vicdanında yaşamaya devam etmektedir.

Bugün başta Şeyh Said Efendi olmak üzere İslam âlimlerine ve öncülerine yapılan haksızlıklarla yüzleşilmeli; hatıralarına yönelik inkâr ve karalama politikaları terk edilmelidir. Yaşatılan mağduriyetler nedeniyle resmi özür dilenmeli ve gizli tutulan mezar yerleri açıklanmalıdır. Bu yönde atılacak adımların, adalet duygusunun güçlenmesine, toplumsal hafızanın onarılmasına ve Kürt-Türk kardeşliğinin tahkim edilmesine katkı sunacağına inanıyoruz.

Bu vesileyle Şeyh Said Efendi’yi, Melekanlı Şeyh Abdullah’ı, Palulu Şeyh Şerif’i, Hanili Salih Bey’i, Seyyid Abdülkadir Efendi’yi, Dr. Fuad Bey’i, Şeyh Eyyüp Efendi’yi ve Diyarbakır Dağkapı Meydanı’nda şehadete yürüyen bütün dava arkadaşlarını rahmet ve minnetle yâd ediyoruz.

Allah hepsine rahmet eylesin. Ruhları şâd olsun.

 

YARGI PAKETİ BEKLENTİLERİ KARŞILAMAKTAN UZAKTIR

Büyük beklentilerle Meclis’e sevk edilen 12. Yargı Paketi, bazı teknik düzenlemeler içermekle sınırlı kalmıştır. Toplumun uzun süredir çözüm beklediği temel sorunların çözümü bir kez daha ertelenmiştir.

Özellikle yıllardır adalet tartışmalarının merkezinde yer alan süresiz nafaka meselesine ilişkin herhangi bir düzenlemeye yer verilmemesi önemli bir eksikliktir. Aynı şekilde aile yapısını ve çocukların üstün yararını doğrudan ilgilendiren, sözde cinsiyet değişikliği adı altındaki cinsiyet iptali süreçlerinin sıkı şartlara bağlanmasına yönelik beklentiler de karşılıksız kalmıştır.

Bunun yanında, infaz hukukunda yıllardır ciddi eleştiri konusu olan çoklu infaz sistemi korunmuş; suçun niteliğine göre farklı infaz rejimleri yerine adalet ve eşitlik ilkelerini esas alan, ayrımcılığa yol açmayan, tek ve adil bir infaz sistemine geçiş yönünde herhangi bir irade ortaya konulmamıştır.

HÜDA PAR olarak, toplumun adalet beklentisini karşılayacak reformların ertelenmesini doğru bulmuyor; aile kurumunu güçlendiren, hukuk güvenliğini artıran ve infaz sisteminde eşitliği sağlayan düzenlemelerin gecikmeksizin hayata geçirilmesi gerektiğini bir kez daha vurguluyoruz.

 

TARIMSAL ÜRETİMDE KULLANILAN MAZOTTA ÖTV KALDIRILMALIDIR

Tarım, yalnızca ekonomik bir faaliyet değil; gıda güvenliğimizin ve millî bağımsızlığın temelidir. Bu nedenle tarımsal üreticinin omzundaki yük, özellikle mazot gibi girdiler üzerinden yeniden değerlendirilmelidir.

Bugün gemi ve yatlara ÖTV’siz akaryakıt veriliyorsa aynı destek, tarlada üretim yapan çiftçiye de verilmelidir. Çiftçinin kullandığı mazot, lüks değil; ekmeğin, üretimin ve bereketin yakıtıdır.

Gemi ve yatlara ÖTV’siz akaryakıt veriliyorsa, aynı destek tarlada üretim yapan çiftçiye neden verilmiyor?

Artan maliyetler, üretimi zorlaştırmakta; bu da hem üreticiyi hem de tüketiciyi olumsuz etkilemektedir. Bu sebeple tarımsal üretimde kullanılan en önemli girdi maliyeti olan mazottan ÖTV alınmaması veya ciddi oranda düşürülmesi; üretimi teşvik edecek, gıda fiyatlarını dengeleyecek ve %30’larda seyreden enflasyonla mücadeleye önemli katkı sunacaktır.

Devletin görevi; üreticiyi korumak, çiftçiyi ayakta tutmak ve milletin sofrasını güvence altına almaktır. Atılacak bu adım hem sosyal adaletin gereği hem de ekonomik sürdürülebilirliğin bir şartıdır.

Ve nihayetinde şunu bilir ve şunu söyleriz: Çiftçiyi güçlendiren her adım, milletin geleceğini daha güvenli kılar.

 

NATO ZİRVESİ

NATO, kurulduğu günden bu yana küresel sömürgeciliğin ve işgal politikalarının silahlı gücü olarak hareket etmiştir. Afganistan, Irak, Libya ve daha başka yerlerde sebep olduğu katliamlar, yıkımlar ve geride bıraktığı istikrarsızlıklar ortadadır.

1952’den beri bu ittifakta yer alan Türkiye, artık şu gerçeği net olarak görmek zorundadır: Ülkemize yönelik en somut tehditler, bizzat NATO çatısı altındaki sözde müttefiklerden ve onların koruyup kolladığı, "üye olmayan en sadık müttefik" olarak adlandırılan siyonist terör şebekesinden gelmektedir.

NATO’nun patronu konumundaki ABD, Gazze’de asrın en büyük soykırımını yapan işgal rejimi israile silah ve finansman sağlayarak bölgeyi kaosa sürüklemiştir.

Bugün gelişi övgüyle duyurulan Trump’ın, Türkiye’yi geçmişte yaptırımlarla hedef aldığı ve bu yaptırımların birçoğunun hâlâ yürürlükte olduğu gerçeği, sözde müttefikliğin gerçek yüzünü gözler önüne sermektedir. Adı geçen şahıs, “Belirlediğim sınırların dışına çıkarsa Türkiye’nin ekonomisini mahvederim.” diyen kişidir.

Türkiye, savunma sanayiinde kendi kendine yeterli hale gelmeye çalıştığı her dönemde, yine NATO üyesi ülkelerin sistemli engellemeleriyle, ambargolarla ve gizli-açık yaptırımlarla karşı karşıya kalmıştır. Kendi göbeğini kesmeye çalışan bir Türkiye'yi düşman gören bu yapının, muhtemel bir çatışmada safını hangi yönde belirleyeceği açıktır. Fransa’nın Güney Kıbrıs’taki hukuksuz üsleri ve Yunanistan ile kurulan ittifaklar, Türkiye’yi kuşatma çabasının en somut göstergeleridir.

Beyin ölümü gerçekleşmiş, yalnızca ABD ve siyonizmin çıkarlarına hizmet eden bu köhne güvenlik şemsiyesine bağımlı kalmak ve ona gereğinden fazla önem atfetmek, Türkiye için bir güvenlik zafiyetidir.

Türkiye, Batı merkezli bu yapıya enerji harcamayı artık bırakmalı; kendi güvenlik paradigmasını inşa etmelidir. Çözüm; bölge gerçeklerine dayanan, coğrafyamızın ortak güvenliğini esas alan, dışa bağımlılığı reddeden güçlü bir bölgesel iş birliği mekanizmasına öncülük etmektir.

 

BM GAZZE RAPORU

Birleşmiş Milletler Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu’nun yayımladığı son rapor, işgalci yapının Gazze’de çocukları keskin nişancılarla kasıtlı olarak hedef aldığını ve katledilenlerin yüzde 30’unun çocuklardan oluştuğunu belgelemektedir.

Bu raporla birlikte, siyonist yapının Gazze’de yürüttüğü soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı işlediği cürümler, uluslararası düzeyde bir kez daha tescillenmiştir. Ancak bu vahşetin uluslararası kuruluşlar aracılığıyla tescil edilmesi önemli olsa da tek başına yeterli değildir. Bugüne kadar caydırıcı hiçbir somut adım atılmadığı için bu katliam şebekesi suçlarına pervasızca devam etmektedir.

Barbarlığı durdurabilecek şey, şiddeti kâğıt üzerinde kalan kınamalar değil, fiilî yaptırımlardır. Tamamen dışa bağımlı bir konumda olan siyonist rejimi dize getirmenin yolu, onu uluslararası alanda mutlak bir tecrit altına almaktan geçer.

Bu doğrultuda, çocukları sistematik olarak katleden bu yapının Birleşmiş Milletler üyeliği derhal iptal edilmelidir. Tüm üye devletlerin bu rejimle gerçekleştirdiği silah anlaşmaları, askerî ortaklıklar ve ekonomik ilişkiler yasaklanmalı; bu yasağı ihlal eden ülkelere karşı yaptırımlar uygulanmalıdır.

Gazze’de işlenen soykırım suçlarına dair tüm deliller ortadayken bu suçlardan sorumlu olan tüm siyonist elebaşlarının hâlâ uluslararası mahkemelerde yargılanmaması insanlık adına büyük bir utançtır.

Küresel adaletin tecellisi, bu işgalci yapının uluslararası sistemden tamamen kazınması ve her alanda mutlak bir yalnızlığa itilmesiyle mümkündür.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.