Gündem Değerlendirmesi (01.07.2019)

Partimizin 1 Temmuz 2019 tarihli gündem değerlendirmesi;

Genel Merkezimiz tarafından yapılan haftalık iç ve dış gündem değerlendirmesinde; Bahreyn Çalıştayı ile başlayan ihanet süreci, Kudüs’te üçlü zirve, İdlib gerilimi, BM’nin skandal “kadın” raporu ve halkı zorlayan zamlar gibi konu başlıkları ele alındı.

BAHREYN ÇALIŞTAYI İLE İHANET SÜRECİ RESMEN BAŞLADI

Yüzyılın anlaşması olarak adlandırılan ihanet planı kapsamındaki ilk organizasyon Bahreyn Çalıştayı ismiyle Manama’da gerçekleştirildi. ABD öncülüğünde yapılan çalıştaya Filistinliler katılmayarak boykot etti. Filistin halkının tüm haklarının yok sayıldığı bu organizasyona Arap ülkelerinin dahil olması, Filistin ve diğer Müslüman halklar tarafından ihanet olarak kabul edildi. Zira ilk toplantı olmasına rağmen Bahreyn Dışişleri Bakanı Al Halife, Arap ülkelerinin işgal rejimini tanımaları ve normal bir devlet muamelesi yapmaları çağrısında bulundu. İşgal rejimini normal göstermeye matuf bu adıma karşılık ne acıdır ki Müslüman kamuoyu etkin bir tepki ortaya koyamamıştır.

Yüzyılın ihaneti olan bu plan, Theodor Herzl’ın torunu damat Khushner tarafından hazırlanmıştır. Bu plana göre Filistinlilerin bütün hakları ellerinden alınarak silahsızlandırılmakta ve topraklarından sürülerek Lübnan, Ürdün, Sina Yarımadası ve Suriye’ye yerleştirilmeleri öngörülmektedir. Bunun karşılığında ise Filistin halkına on yıl içerisinde 50 milyar dolar vaat edilmektedir. Filistin davası ve topraklarının bir kaç sözde lider tarafından siyonizme peşkeş çekilmesi asla kabul edilecek bir şey değildir. Bahreyn çalıştayı, antlaşmanın ekonomik rüşveti olması açısından son derece önemlidir. Bu nedenle hem Bahreyn Çalıştayı, hem bu çalıştay ile resmen başlayan yüzyılın anlaşmasının alt yapısının oluşturulması süreci öncelikle bütün Müslüman halklar, sonra da duyarlı bütün dünya ülkeleri tarafından mahkum edilmeli ve akim bırakılmalıdır.

Aynı zamanda bu ihanet projesine karşı Filistin yönetiminin uluslararası konferans düzenleme talebi bütün dünya Müslümanları tarafından desteklenmelidir. İhanetin ortağı olan kimi rejimlere karşı Filistin davasını sahiplenen tüm oluşumların mezhepsel ve etnik farklılıkları aşarak bir araya gelmesi ve ortak bir direniş stratejisi belirlemesi elzemdir. Zira İslam ümmeti açısından bunun ötesi yoktur.

KUDÜS’TE ÜÇLÜ ZİRVE

ABD, Rusya ve siyonist rejimin katılımıyla Kudüs’te üçlü güvenlik zirvesi gerçekleştirildi. Zirvede İran’ın Suriye’deki varlığı ve Suriye krizi ele alındı. Zirve’nin Tel Aviv yerine Kudüs’te düzenlenmiş olması tüm dünya için verilmiş bir mesajdır. Zira siyonist rejimin 1980 yılında başkent ilan ettiği Kudüs, yakın bir zamanda ABD tarafından da başkent olarak tanınmıştı

Siyonist rejimin bölgedeki yayılmacı politikalarına karşı en büyük tehdit olarak kabul edilen İran’a karşı Rus yetkilinin ‘İsrail’in güvenliğine önem veriyoruz’ açıklaması önümüzdeki günlerde İran’a karşı atılacak adımlarda Rusya’nın rolünü sorgulatmaktadır. ABD ile İran’ın neredeyse sıcak savaş noktasına geldiği süreçte, İran’ın sözde müttefiki olan Rusya’nın ABD ve siyonist rejim ile gerçekleştirdiği zirve tüm bölge ülkelerine ders niteliğindedir.

Düzenlenen güvenlik zirvesiyle birlikte İslam ülkelerindeki savaşın ve bölge ülkelerinin faaliyetlerinin emperyalist güçler tarafından müzakere edildiği, savaşın başlangıç ve bitiminin yine bu güçlerin kontrolünde olduğu anlaşılmıştır. siyonist rejimin güvenliği noktasında ABD ve Rusya’nın aynı safta olmasının anlaşılması noktasında bu zirve önemli bir gösterge olmuştur. Bölgedeki krizin kontrollü olarak devam ettirilmesini öngören zirve, Rusya’nın da hiçbir İslam ülkesinin dostu olmadığını ispatlar niteliktedir. Bu realite karşısında ihtilaflı bölgelerdeki Müslüman ülkelerin bir araya gelmeleri, hayati bir ihtiyaçtır. Bu nedenle emperyalist güçlerin çıkarları doğrultusunda yürütülen vekalet savaşı sona erdirilmeli, bölgesel meselelerin çözümü artık ABD ve Rusya’nın uzlaşısında aranmamalıdır.

İDLİB GERİLİMİ

Rusya ve Suriye rejiminin hava saldırılarının sürdüğü Gerginliği Azaltma Bölgesi İdlib’te, Suriye ordusunun kontrolündeki alandan Türkiye’nin gözlem noktasına birden fazla saldırı yapıldı. Saldırıların kasıtlı yapıldığı ancak Rusya’nın arabuluculuğuyla ateşkesin sağlandığı bildirildi. Siyasi çözüm umudunun azaldığı Suriye’de gerginliği Azaltma Bölgesindeki okullar, hastaneler, pazar yerleri bombalanıyor. Alan hakimiyeti ve siyasi üstünlüğü hedefleyen çatışmalar bölgedeki 3 milyon insanın yaşamını tehdit ediyor. Gerilimi azaltma bölgesi olarak ilan edilen ve silahlı gruplardan temizlenmesini öngören “İdlib mutabakatı”nın son çatışmalarla birlikte tehdit altında olduğu görülüyor. Türkiye’nin bölgedeki gözlem noktalarına yönelik son zamanlarda artan saldırılar, Türkiye’nin İdlib politikasının başarısızlığa uğratılmasını hedefliyor.

Bugün sivil yaşam alanlarının hedef alındığı İdlib’e yönelik askeri bir harekat, yeni bir katliam silsilesine dönüşecektir. Alan hakimiyeti ve ideoloji savaşının bedelinin yeniden masum insanlara ödetilmemesi için İdlib mutabakatının yeniden yürürlüğe konulması, garantör ülkelerin mutabakatta daha aktif rol üstlenmeleri ve bölgenin silahtan tamamen arındırılarak askeri harekatın engellenmesi gerekmektedir. Akabinde siyasi bir süreç başlatılarak ülkenin yeniden inşasına başlanmalı ve ülkenin tüm bileşenlerinin dahil edildiği yeni anayasa oluşturma süreci başlatılmalıdır. Rusya ve ABD’nin tarafları sıcak çatışmaya sürükleyen politikalarına karşı, çatışma bölgelerindeki problemleri müzakere yoluyla çözüme kavuşturan yeni bir politika üretmek gereklidir. Hiçbir devlet emperyalist güçlerin silahlı askeri konumunda olmamalıdır.

BİRLEŞMİŞ MİLLETLERİN YENİ HEDEFİ MÜSLÜMAN AİLEDİR

Birleşmiş Milletler Kadın Birimi tarafından yıllık olarak hazırlanan ve bu seneki başlığı 'Değişen Dünyada Aile' olan Dünya Kadın İlerleme raporu yayınlandı. Raporda, kadınlar için en tehlikeli yerlerden birinin kendi evleri olduğu belirtildi. Eşler arasındaki meşru münasebetin evlilik içi tecavüz suçu olduğu ve buna karşı hukuki yaptırım çağrısında bulunulan raporda aile kurumu direk olarak hedef alınmıştır. BM, kadınlara evin alternatifi olarak dış dünyayı sunmaktadır. Oysa kadın, kendi evi dışındaki dış dünyada, cinsel bir meta olarak görülmekte ve her türlü suiistimali yaşamaktadır. Dünyanın birçok yeri savaşlar nedeniyle kan gölüne dönmüşken, Suriye, Yemen, Filistin gibi yerlerde öldürülen insanların yarısına yakını kadınlar olduğu halde harekete geçmeyen BM, bu rapor ile misyonunu ciddi olarak tartışılır hale getirmiştir.

Kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri ve tecavüzün temel sebepleri; ahlaki ve kültürel dezenformasyon ile beraber aile kurumunun her geçen gün daha da zayıflamasıdır. Normalleştirilmeye çalışılan ensest ilişkiler, evlilik dışı ve eşcinsel birliktelikler aile kurumunu bitirme noktasına getirmiştir. Bireyin ahlaki gelişiminin tamamlandığı aile kurumunun zayıflaması, toplumun manevi sağlığını doğrudan etkilemekte ve suç oranlarını arttırmaktadır. Toplumda kadınlara yönelik muamelenin sebep ve sonucunun ev ile özdeşleştirilmesi yerine tahribatın önlenmesi ve aile kurumunun güçlendirilmesi adına önlemler alınmalıdır. Bireyler evden uzaklaştırma yerine ev içerisinde uyumlu birlikteliğe yönlendirilmelidir. BM’nin son yayınladığı rapor, şiddetin ve kötü muamelenin önüne geçecek bir tedbir sunmamakta aksine sorunları körükleyici bir tespitte bulunmaktadır.

Avrupa Birliğinin özellikle aday ülkelere dayattığı aile kurumunu bitiren, evlilik dışı ve yoz ilişkileri yaygınlaştırma önceliğini BM'nin bu çalışmaları ile yan yana koyduğumuzda batının aile değerlerimizden ne denli rahatsız olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durum, aslında aile kurumumuzun onları ne kadar rahatsız ettiğini göstermek ile beraber aile mefhumunun toplumsal değerlerimizi muhafaza eden en sağlam kale olduğunu da ortaya koymaktadır. İslam toplumlarının üzerine düşen şey de; batının bu saldırılarına karşı aile kurumunu çok daha muhkem hale getirmek olmalıdır.

HALKI ZORLAYAN ZAMLAR

Seçimlerin geride bırakılması ile büyük bir zam furyasının başlayacağı öngörüsü maalesef doğru çıktı. Adeta daha uzun bir süre, halkın oylarına muhtaç olmayacağız anlayışı ile hareket edilerek yüksek oranlarda bir zam furyası başladı. Çay, şeker, elektrik, akaryakıt gibi temel tüketim malları ile gıdaya gelen yüksek zamlar, hükümetin halkın gündeminden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Hayat pahalılığı, işsizlik ve geçinememenin vatandaşın en önemli sorunu olduğu konusunda herkes hemfikirdir. Buna bir neşter atılması gerekirken art arda gelen zamlarla hayat daha da çekilmez hale getirilmiştir. Son bir yıl içerisinde hayat, %30 daha pahalı hale gelmiştir. Bu pahalılıktan en çok dar gelirli vatandaşlar etkilenmiş, alım güçleri daha da düşmüştür. Oysa memur-işçi maaş zam oranlarındaki artış %10’u bile zor bulmuştur.

Son bir hafta içerisinde yapılan zamlar, iktidarın hayat pahalılığını düşürme ve enflasyonu tek haneli rakamlara çekme şeklindeki vaadi ile ciddi bir çelişki oluşturmaktadır. Mevcut enflasyon rakamlarının yüksek olmasının en önemli sebebinin yüksek maliyetler olduğu dikkate alındığında; yapılan son elektrik ve akaryakıt zamları ile birlikte maliyetler daha da yükselecek ve otomatik olarak bu zamları başka zamlar izleyecektir. Dolayısıyla hem üretici hem de tüketici için bu veriler, uzun vadede sürdürülebilir değildir. Uzun süren ekonomik krizlerin, siyasi krizleri de tetiklediği hakikatini düşündüğümüzde öteden beri bütün kesimlerin; ekonomide yapısal reformlara gidilmesi taleplerinin bir an önce hayata geçirilmesi gerekir. Hükümet, hızlı ve kararlı adımlar atarak güven ortamını tesis etmeli, ekonomiyi seçimlerin neden olduğu olağanüstü halden çıkararak bir sükûnet haline kavuşturmalıdır.

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ