Gündem Değerlendirmesi (04.03.2019)

Partimizin 4 Mart 2019 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

 

Genel Merkezimiz tarafından yapılan iç ve dış gündem değerlendirmesinde, artan işsizlik oranları ve hayat pahalılığı, Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT), dar gelirliye elektrik yardımı, Arap Birliği-AB Zirvesi ve Hindistan Pakistan gerilimi konuları masaya yatırıldı.

ARTAN İŞSİZLİK ORANLARI VE HAYAT PAHALILIĞI

Ekonomik sıkıntıların oluşturduğu işsizlik veya tanzim satış kuyrukları Türkiye’nin gündemini meşgul etmeye devam ediyor. Ülkenin, iş başvurusu için Türkiye İş Kurumu(İŞKUR) önlerindeki, ucuz alış-veriş için de tanzim satış noktaları gibi yerlerdeki uzun insan kuyrukları ile gündem olması üzüntü vericidir. Kamu kurumlarında istihdam edilecek az sayıdaki alımlar için bile binlerce insanın iş başvurusu için ilgili kurumlar önünde uzun kuyruklar oluşturması işsizlik oranının vardığı noktayı ortaya koyması açısından dikkat çekicidir.

Bir kişilik eleman alımlarının medyaya konu olacak kadar uzun kuyruklara neden olması, ekonomi yönetiminin başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Her gün birbirini izleyen yeni zamlar, elektrik ve benzeri temel ihtiyaç maddelerinde indirimin olacağı medyada işlenmesine rağmen faturaların eskilerine oranla çok daha kabarık gelmesi, alınan tedbir ve moral verici beyanatların piyasaya olumlu bir etkisinin olmaması, ülkenin ciddi bir ekonomik krizin içinde olduğunu göstermektedir.

Bir taraftan insanlar işlerini kaybedip iş bulma noktalarındaki kuyruklarda ömür tüketirken, diğer taraftan hayat pahalılığının ve zamların artık tahammül edilemez hale gelmesinin eş zamanlı olması, ülkenin en acil meselesinin ekonomik kriz olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla seçim sürecinin hararetinin, toplumsal sorunları ve bu devasa krizi gölgelemesine müsaade edilmeden, hemen çok acil eylem planları devreye sokulmalıdır. Bu acil eylem planlarında halka ve iş sektörüne dayatılacak cebri yöntemler çözüm olmayacaktır. İstihdamı arttırıcı, işsizliği azaltıcı, uygulanabilir somut adımlar atılarak piyasa rahatlatılmalıdır. Zamanında alınmayan tedbirlerin, istenen sonuçları vermeyeceği unutulmamalıdır.

EMEKLİLİKTE YAŞA TAKILANLAR (EYT)

Emekli olmak için gereken prim gün sayısını doldurmalarına rağmen Emeklilikte Yaşa Takılanlar, bir yıldan uzun bir süredir Türkiye'nin gündemindedirler. Yaklaşan yerel seçimlerle beklentileri artan EYT’liler, yürüttükleri kampanyalar ve çeşitli illerde yaptıkları büyük toplantılarla mağduriyetlerinin giderilmesini talep ediyorlar.

EYT sorunu 1999 yılında yapılan bir yasal değişiklik ile oluştu. Mağduriyet, emeklilik şartlarını değiştiren 4447 sayılı yasanın yürürlüğe girdiği tarihten geriye doğru işlemesinden kaynaklanıyor. Yasa çıkmadan önce çalışanlar, sigortalılık süresi ve ödedikleri prim gün sayısı kriterlerine göre emekli olabiliyorlardı. 5 bin gün prim ödeyen kadınlar 20 yılda, erkekler 25 yılda emekliliğe hak kazanıyordu. Söz konusu yasa ile üçüncü bir kriter getirildi: Belli bir yaşa gelmiş olmak. 58 ve 60 yaş şartının getirildiği bu yasa, yürürlüğe girdiği 2002 tarihinden sonra çalışmaya başlayanları kapsamış olsaydı bugün EYT sorunu ve yüz binlerce mağduru olmayacaktı.

EYT'lilerin talebi, yapılan yasal değişikliğin geçmişe dönük işlemesine son verilerek 1999'dan önce çalışmaya başlayanların prim gün sayılarını doldurduğunda emekli olabilmeleridir. EYT'liler erken emeklilik değil, haklarını istiyorlar. Söz konusu değişikliğin ciddi hak kayıplarına yol açtığı ve çalışanı koruma ilkesiyle uyuşmadığı ortadadır. Kamunun ortak çıkarlarının gözetilmesi argümanıyla EYT'lilerin hazineye yıllık maliyetinin göz önünde tutulması, öte taraftan mağdurların haklarının göz ardı edilmesi sosyal hukuk devleti açısından doğru ve adil bir yaklaşım değildir. Devletin "emekli olmak için daha gençsin", özel sektörün ise "sen yaşlandın, artık çalışma'' dediği EYT'lilerin bu sorunlarının çözümü için kademeli emeklilik yaşı şartı kaldırılmalıdır.

DAR GELİRLİYE ELEKTRİK YARDIMI

28 Şubat 2019 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan karar ile elektrik indirimi yardımı uygulaması başladı. Sosyal devlet anlayışı gereği vatandaşın temel gereksinimlerinden biri olan elektrik tüketiminin kısmi olarak devlet tarafından karşılanmasını olumlu bir gelişme olarak görmekteyiz.

Devlet, elektrik indirimi uygulaması ve sosyal yardımın kapsamını geniş tutmalıdır. Özellikle enflasyon rakamlarının arttığı, asgari ücretin vatandaşın geçimini sağlamasına yetmediği göz önüne alınarak, elektrik konusunda atılan adımın su ve doğalgaz yardımlarıyla da genişletilmesi ve sosyal devlet olma gereğinin yerine getirilmesi elzemdir.

Dar gelirli ailelere yönelik yapılacak elektrik yardımının, devletten düzenli sosyal yardım alanlarla sınırlandırılmasını bir eksiklik olarak görüyoruz. Asgari ücret veya daha aşağısında bir gelirle geçimini sağlamak zorunda kalan tüm aileler, elektrik faturasını ödemekte zorlanmaktadır. Birçok aile bu durumlarına rağmen sosyal yardım alamamaktadır.

Elektrik yardımının amacına ulaşabilmesi için ülkemizde asgari ücret alan herkesin bu yardımdan faydalanması sağlanmalıdır. İşsizlik durumu göz önünde bulundurularak işsiz kalan vatandaşlara da elektrik yardımı yapılmalıdır. Hiç kimsenin siyasi görüşüne bakılmamalı, suistimallerin önüne geçilmeli ve siyasi ranta dönüştürülmesine müsaade edilmeden sosyal yardıma ihtiyacı olan her aileye bu yardım yapılmalıdır.

ARAP BİRLİĞİ-AB ZİRVESİ

Geçtiğimiz hafta Mısır’ın Şarm el-Şeyh kentinde düzenlenen ve Avrupa’dan 18 ülkenin cumhurbaşkanı-başbakan ve dışişleri bakanı seviyesinde katıldığı, Arap Birliği üyelerinin ise yarısının katılmadığı zirvede pek çok güncel konu tartışıldı. Evrensel insan hakları üzerinden politika yürüttüklerini iddia eden ülkelerin söz konusu zirveyi, yakın zamanda 9 İhvan-ı Müslimin Cemaati mensubunun haksız ithamlarla idam edilen ve gayrı meşru bir darbe yönetimi ile idare edilen Mısır'da düzenlemeleri, zirveyi daha başlamadan hükümsüz kılmıştır.

Sonuç bildirgesinde 1967 sınırlarında başkenti Doğu Kudüs olan bir Filistin devletinin kurulması önerildi. Bu önerinin yapılmış olması, Kudüs’ün bölünmesi ve işgalin kanıksanması bakımından kaygı vericidir. Zirve, Filistin meselesinin de Filistinlilerin talepleri dışında çözülmesi amacını ortaya koymuştur. Zirvenin asıl kritik noktası, İslam coğrafyasındaki önemli meselelerin konuşulduğu bir zirveye Arap Birliği üyelerinden ziyade Avrupa Birliği üyelerinin katılmış olmasıdır. Yani burada yine asıl sıkıntı İslam coğrafyasının sorunlarının Avrupalılara havale edilmesi oldu. Oysa İslam coğrafyasındaki sorunların neredeyse tamamı, Avrupa ülkelerinden kalan mirastır. Bu zirvede Arap Birliği sekreterinin bölgedeki sorunlara ilişkin tek sorumlu olarak Türkiye ve İran’ı göstermesi; zirvede Suudi gölgesini ortaya koymuş, uzlaşı kültüründen ziyade suçlayıcı, dışlayıcı ve düşmanlığın körüklenmesinin benimsendiğini deşifre etmiştir.

Yabancı düşmanlığı, düzensiz göç ve mülteci sorunlarının kaynağını teşkil eden ülkelerce zirvede mülteci sorununa dair çeşitli çözüm önerilerinin gündeme getirilmesi trajikomik bir durumdur. Avrupa Birliği ülkelerince mülteciler toplama kamplarına hapsedilmekte, ev ve iş yerleri teşhir edilip saldırılara açık hale getirilmekte, sınır geçişlerinde güvenlik güçlerinin kötü muamelelerine tabi tutularak mal varlıklarına el konulmaktadır. Dolayısıyla Avrupa ülkelerinin mülteci sorununda çözümün bir parçası olmaları mümkün değildir.

İslam coğrafyasının sorunları, ancak bölge ülkelerince çözüme kavuşturulabilir. Avrupa ile ABD’nin müdahil olduğu hiçbir sorun bugüne kadar çözüme kavuşmamıştır. Bu zirve, çözüm üretmek amaçlı yapılmamıştır. ABD’nin Suudi ve Mısır ile birlikte bu coğrafyada İran, Filistin ve Türkiye aleyhtarlığı üzerinden geliştirdikleri strateji bu zirve üzerinden meşrulaştırılmaya çalışıldı. Bu ve benzeri girişimlerin İslam coğrafyasına huzur getirmesi mümkün değildir.

HİNDİSTAN PAKİSTAN GERİLİMİ

14 Şubat’ta Keşmir'in Hindistan'ın işgali altındaki kısmında polis teşkilatına bağlı milis gücüne yapılan ve 44 kişinin öldüğü bombalı saldırıyla başlayan gerilim, Hindistan ile Pakistan’ın bir birlerine ait uçakları karşılıklı olarak düşürmesi ile doruk noktasına ulaştı. Halen bölgede karşılıklı top atışları ile gerginlik devam etmektedir.

İki ülke arasındaki gerilimin temel faktörü Keşmir meselesidir. 1947 yılında Hindistan ile Pakistan özgürlüklerine kavuştukları zaman İngilizler giderayak, kasıtlı olarak sınırları bölgenin demografik yapısını dikkate almadan çizdiler. Bu nedenle de ilk savaş daha aynı yıl başladı. 1949 yılında BM kontrolünde imzalanan antlaşmaya göre Keşmir’in geleceğinin Keşmirlilerce belirlenmesine karar verilmiş olmasına rağmen Hindistan, işgal ettiği bölgelerden çekilmedi. Ayrıca direnişçilerin Pakistan tarafından finanse edildiğini ileri sürerek kullandığı gücü meşrulaştırmaya çalışmaktadır. 2016 yılından bu yana Keşmir’de Hint güvenlik güçleri tarafından 200’e yakın sivil katledildi, binlercesi yaralandı. 100’e yakın sivil protesto gösterilerinde plastik mermilerle gözlerini kaybetti. 20 binden fazla insan da çeşitli soruşturmalar geçirdi.

İki ülke arasında gerilimin yükselmesi neticesinde büyük felaketlere yol açabilecek savaşın, nükleer silahlar nedeniyle ciddi katliamlara neden olabileceği unutulmamalı ve bölge barışının daimi bir şekilde kaybedilmesine yol açabileceği gözden kaçırılmamalıdır. ABD’nin Suudi üzerinden bölgeye olan yeni ilgisini de hesaba kattığımızda, orada büyük emperyalist oyunların izlerini görmemek mümkün değildir.

İran, Türkiye, Rusya ve Çin gibi bölge ile direk ilgili ülkelerin acilen Keşmir konulu bir konferans düzenleyerek BM’nin kontrolünde 1949 yılında alınan, halkın kendi geleceğini tayin etme hakkı kararı doğrultusunda sorunu masaya yatırmaları kaçınılmazdır.

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI