Ramanlı: “Toplum tarafından yeterince tartışılmadan, ısmarlama metinlerin mecliste kabul edilmesi sağlıklı sonuçlar doğurmayabilir”

Genel İdare Kurulu ÜyemizSerkan Ramanlı canlı yayın konuğu olduğu Rehber Tv'de 6-8 Ekim saldırıları, Yeni Anayasa tartışmaları, Kürt meselesi, Kamudaki israf, Yargının iş yükü, Mülteci karşıtlığı, Türkiye-ABD, Türkiye-Rusya ilişkileri ve dış politikası ve Paris iklim anlaşması konuları hakkında önemli açıklamalarda bulundu.

/ GENEL MERKEZ / Küçült | Büyüt

İç ve dış gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulunan Genel İdare Kurulu üyemiz Serkan Ramanlı şu açıklamalrda bulundu:

6-8 Ekim: “Hiç kimse zulümle abad olmaz, zulüm devam etmez.”

6-8 Ekim demek Yasin Börü demek. Yasin Börü ve arkadaşları 7 Ekim 2014 tarihinde tarihte benzerine az rastlanır bir vahşetle katledildiler. Masumdular, iyilik hareketinin birer ferdiydiler ve iyilik yaparken bu vahşetin muhatabı oldular. Bugünden 2014 yılında meydana gelen bu olaylara baktığımızda bize bir dersi daha vermiş oldular. O da üstad Bediüzzaman’ın veciz ifadesiyle; “Küfür devam eder ama zulüm devam etmez. Zalimler için yaşasın cehennem” Biraz hatırlatma yapalım. 2014 yılı nasıl bir süreçti. IŞİD adlı bir örgüt, İslami sembollerle Suriye ve Irak özelinde bir takım gayri İslami hareketlerde bulunmuş, pek çok şehri işgale yönelmiş, bunlardan bir tanesi de Aynel Arap yani Kobani şehri idi. Burası Suriye’nin kuzeyinde Rojava bölgesindeki bir şehir. Kobani bölgesi PKK’nin güdümünde faaliyet yürüten PYD’nin kontrolünde olduğu için PKK ve yandaşları tarafından çok yüksek bir tonda işgale karşı bir kampanya yürütüldü. Evveliyatında da bu kesimler tarafından IŞİD bahanesiyle Türkiye’de Müslüman şahsiyetlere, İslam’ın sembollerine karşı bir kin ve nefret pompalandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kobani’nin savunulması için yapılması gerekenlerle ilgili elini ağırdan almasını fırsat bilerek bir protestolar dizisi oluşturulmaya çalışıldı. O protesto gösterileri, dindar Müslüman halkın imhası için bir fırsata dönüştürülmek istendi. Özellikle Türkiye Kürdistanı’nın çok farklı şehirlerinde eşi başörtülü olduğu için saldırıya uğrayanlar oldu. Sırf sakallı oldukları için Mardin’in Kızıltepe ilçesinde aracında diri diri yakılan ve katledilen insanlar oldu. Yine sakallı olduğu için Batman’da sokak ortasında bıçaklananlara şahit olduk. İslami sivil toplum kuruluşlarının yerleşkesi olduğu için taşlanan, yakılmaya çalışılan binalar oldu. Ölçüm İslam’dır diyen HÜDA PAR’ın il binalarına, ilçe binalarına saldırılar düzenlendi. 6-8 Ekim tarihinde yani 2 günlük kısa bir süre içerisinde yüzlerce saldırı gerçekleştirildi. Pek çok insan hayatını kaybetti. Şehit edildi. Pek çok esnafın dükkânı talan edildi. Bunların görüntülerini hepimiz tek tek izledik. Ama o dönemde İslam’ın şiarlarına aykırı hareket eden ne IŞİD bu zulümlerinden bir fayda elde edebildi. Ne de IŞİD’i bahane ederek Kürt coğrafyasında İslam’ın şiarlarına saldıran, dindar insanların yok etmeye çalışan, Yasin BÖRÜ ve arkadaşlarını katleden PKK’ye ve yandaşları bir fayda gördüler. 2014 yılında gücünün zirvesinde, güç sarhoşluğu yaşayan PKK ve aveneleri o günden bugüne rahat yüzü görmediler. O gün yaptıkları zulüm bugün onlara kat be kat geri döndü. O yüzden sözüme başlarken de üstad Bediüzzaman’ın veciz sözüyle başladım. Kim olursa olsun, ister Müslüman ister Gayrimüslim, ister sağcı ister solcu, ister dindar ister seküler olsun hiç kimse zulümle abad olmaz, zulüm devam etmez. Bu konuda son söz olarak da şunu söyleyelim: “Yasin Börü ve arkadaşlarının katilleri için de yaşasın cehennem.”

Yeni Anayasa Tartışmaları: “Sığ siyasi tartışmaların malzemesi haline getirilecek anayasa tartışmaları bu halka haksızlık olur”

Yeni anayasa için önce toplumsal bir mutabakatın sağlanması lazım dedik ama görünen o ki bir şey daha eklememiz gerekiyor o da mutabakattan önce de herkes için samimiyet şart. Bu konuda herkes samimi olmak zorundadır. Eğer darbe ürünü olan 1982 Anayasası’nın değiştirilmesi isteniyorsa, bu topluma yeni, yerli ve adil bir anayasa yaraşır deniyorsa o halde öncelikle samimi olmak gerekir. “-mış gibi” yapmak doğru değil. Sırf gündem değiştirmek için veya iktidar için dezavantajlı görünen gündemleri unutturmak için yeni anayasa konusu gündeme gelmemeli. Yeni anayasa, esaslı ve başlı başına acil bir gündemdir. Zira bugün duran gündeme dair sorunların neredeyse tamamının kaynağı mevcut anayasadır. Bu anayasa değişmeden toplum olarak biz bu sorunları mütemadiyen konuşmaya, gündemleştirmeye ve kısmen de pansuman tedaviler önermeye devam edeceğiz. Anayasanın değişmesi lazım. Evet, herkesin kendine göre bir anayasa tahayyülü var. Herkes kendine göre bir anayasa istiyor. Örneğin Milliyetçi Hareket Partisi yakın zamanda kendi anayasa taslağını Sayın Cumhurbaşkanına arz ettiğini ifade etmişti. Henüz Adalet ve Kalkınma Partisi’nden herhangi bir anayasa taslağı çalışması duymadık. Geçmişte yeni bir anayasa yapma gündemiyle meclisteki partiler, meclis dışındaki partiler, sivil toplum örgütleri, hatta kanaat önderlerine varan geniş bir çerçevede görüşler alınmıştı. O zaman da bir seviye yakalanmıştı. Hatta hatırlarsınız, 60 civarında madde üzerinde uzlaşma sağlanmıştı. Ama o zamanlar “ya hep ya hiç” mantığıyla hareket edildiğinden “uzlaşılan 60 madde bari geçsin.” şeklinde bir irade oluşmadı, oluşturulmadı. Bugün geldiğimiz noktada gerek meclis içerisindeki partilerden, gerek meclis dışındaki partilerden, sivil toplum örgütlerinden, kanaat önderlerinden veya “yeni anayasa için bir sözüm var” diyecek herkesten görüşünün sorulması lazım. Ama bunun için öncelikle ortaya bir masanın konulması gerekiyor. Eğer bu konuda bir platform oluşturulmayacaksa, bir masa kurulmayacaksa, herkes oturduğu yerden konuşur ama kimsenin bir diğerine sözü ulaşmaz. Herkes sadece konuşur ama kimse dinlemez. Bizim yeni anayasa çalışmasından murat ettiğimiz şey, herkes heybesinde ne varsa masaya getirsin. Bunlar enine boyuna tartışılsın ve uzlaşılan bir metin bu ülkeye yeni anayasa olarak armağan edilsin. Hiç kimsenin kırmızı çizgisi var diye de bu masadan ayrılma hakkı olmasın. Çünkü neticede sizin kırmızı çizgileriniz varsa bir başkasının da illaki kırmızı çizgisi vardır. Ama ‘benim kırmızıçizgim var, bu olmazsa ben masaya oturmam’ demek daha baştan bir yanlış olur. Biz bu tür yaklaşımların sağlıklı olmadığını düşünüyoruz.  Özellikle son 1-2 günde değiştirilemez denilen maddeler üzerinde gereksiz bir fırtına koparılıyor. Bunlar tamamıyla suni gündemlerdir. Bugün bu maddeler asla değiştirilemez diyenler çok değil 7-8 yıl önce pekâlâ değiştirilebilir diyenlerdi. Dolayısıyla sığ siyasi tartışmaların malzemesi haline getirilecek anayasa tartışmaları bu halka haksızlık olur diye düşünüyorum.

Yeni Anayasa konusunda biz bağcıyı dövme derdinde değiliz. Üzüm yeme derdindeyiz. Ortaya ne gelecek? ‘Sen şunu istedin, o bunu istedi, sen zaten şöyleydin, öbürü böyleydi.’ demekle varabileceğimiz bir nokta var mı? Yok. Bu tür söylemler yeni anayasanın ciddiyetine de halel getiriyor. O yüzden bizim siyasi parti olarak bütün muhataplarımıza tavsiyemiz şudur; yeni anayasa konuşulacaksa ciddiyetle konuşulmalı. Yeni anayasa konuşulacaksa herkes samimiyetle birbirini dinleyecek şekilde kendini konumlandırmalı. Herkes bir masa etrafında kendi görüş ve düşüncelerini serbestçe ifade edebilirse biz buradan ortak bir metin çıkarma konusunda muvaffak olabiliriz. Ama tam tersine birbirini suçlayan ifadelerle, birbirini toplumun gözünde küçük düşürmeye matuf hamlelerle bir yere varılamaz. Biz yeni anayasa ile ilgili sadece bir çerçeve ortaya koymuyoruz. Kuruluşumuzdan bu yana gündemimizde yeni anayasa var. Parti programımızın müstakil bir bölümünde “yeni anayasa ve millet iradesi” başlığı altında yeni anayasadan beklentilerimizi halkımızla paylaştık. Biz ‘yeni anayasadan ne anlıyoruz ne murat ediyoruz, yeni anayasayla ilgili bizim beklentilerimiz nedir? Mevcut anayasanın nesini istemiyoruz’, bunların tamamını izah ettik. En son bu yeni anayasa çalışmaları bağlamında açıklayıcı, özet mahiyetinde bir broşür bastırmak suretiyle hem diğer siyasi partilerin temsilcileriyle hem de halkın diğer tüm kesimleriyle paylaşılacak bir metin ortaya koyduk. Ama biz şunu söylüyoruz; ‘Bu olmazsa olmaz demiyoruz. Bu bizim talebimizdir, diyoruz.’ O yüzden başta iktidar partisi olmak üzere, muhalefet partileri ve meclis dışındaki partiler oturup yeni bir anayasa nasıl yapılmalı, yeni anayasada neler olmalı gibi sorulara cevap bulmak için kafa yorsunlar istiyoruz. Belki bizim dediğimiz veya dilediğimiz olmayabilir. Ama bunların tartışılması gerekiyor. Fikirlerin bir araya getirilmesinden bir netice elde edilir. Yoksa kuru gürültü ve laflarla artık bu ülkenin kaybedecek daha fazla zamanı yok, buna tahammülü de yok.

Kürt meselesi: “Herkes hesabını seçimlere göre yapıyorsa, kendi söyleminin sonuçlarına katlanmaya razı olacaktır.”

Bu ülkenin en önemli sorunlarının belki başında Kürt meselesi geliyor. Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin bir sorunu yoktur demekle Kürtlerin yüzyıldan fazladır devam eden sorunları çözülmüş olmuyor. Yani gözünüzü kapamakla gece olmuyor. Güneş orada duruyor. İktidar partisinin bu meseleye yaklaşımındaki söylem değişikliği bir nebze anlaşılabilir. Zira Milliyetçi Hareket Partisi ile yürüdüğü bir yol var. 7-8 sene önceki söylemlerinin tam tersi istikamette bazı ifadeler kullanıyor olması garipsenecek bir durum değil. Aynısı Milliyetçi Hareket Partisi için de söylenebilir. Onun da Sayın Cumhurbaşkanıyla ilgili, Ak Partiyle ilgili, dönemin iktidarının icraatlarıyla ilgili söylemlerinin tam tersini geliştirdiğini rahatlıkla görebiliyoruz. Ama bütün bunlara rağmen toplumun iliklerine kadar hissettiği bir sorunu görmezden gelmek adeta kafayı kuma gömmektir. Devekuşu misali kafayı kuma gömerek gövdenizi saklayamazsınız. Gövde olduğu gibi dışarıda. Bu devletin Kürt vatandaşlarıyla sorunu var ve bu açıkça ortada duruyor. Bu uzun yıllardır da var. Bu iktidarın icadı veya eseri değil.  Bu meselenin temelden çözülmesi lazımdır. Bunun çözümü de kimliğin tanınması ve dilin önündeki engellerin kaldırılması ile mümkündür. Evet, bugün bu ülkede Kürt öğretmen olabiliyor, doktor olabiliyor, avukat olabiliyor, Başbakan olabiliyor, Cumhurbaşkanı olabiliyor. Ama Kürt olarak bunları olamıyor. Sorun burada. Gözden kaçırılan, gösterilmeyen, görülmek istenmeyen sorun bu. Kürtlerin varlığı anayasal olarak tanınmalıdır. Türk kardeşimizin diline verilen önem ve değer, Kürt kardeşimizin diline de verilmelidir. Bu adaletin gereğidir, bu eşitliğin gereğidir. Bunun için eğer Avrupa kaynaklı bir hastalık olan milliyetçilikle yüzyıllardır zihni bulandırılmış toplumun iknası gerekiyorsa, kamuoyu hazır değil deniyorsa o halde önce bir irade ortaya konulmalı, kamuoyunun bu yanlış ve gayri İslami fikriyattan kurtulması için adımlar atılmalıdır. Başta Diyanet olmak üzere Eğitim ve diğer tüm kurum ve kuruluşların ortak çalışması ile bu milliyetçilik hastalığı giderilebilir. Ama tam aksine son dönemdeki ittifak sebebiyle milliyetçi söylem köpürtüle köpürtüle milliyetçilik adeta bir virüs gibi yayılmaya, revaç bulmaya ve büyümeye devam ediyor. Bu Türkiye’de yaşayan Kürt, Tük, Arap, Laz, Çerkez bütün insanlar için büyük bir tehlikedir. Bundan bir an önce vazgeçilmelidir. Akis halde eğer Herkes hesabını seçimlere göre yapıyorsa kendi söyleminin sonuçlarına katlanmaya razı olacaktır.

Kürt meselesinde işin özüne indiğinizde iki sorun önünüze çıkıyor. Dil ve kimlik. Bu iki sorunu çözdüğünüzde diğer bütün sorunlar adeta çorap söküğü gibi çözülür. Eğer geri kalmışlıktan bahsediliyorsa niye Türkiye’nin batısı gelişmiş te doğusu geri kalmış. Sorusuna cevap bulmak gerekir.  Kürt ile Türk arasında ayırım yapılması yüzünden, eşit vatandaş olarak görülmemesi yüzünden. Asimilasyonun, inkarın üstüne bir de geri bırakılmışlığın, fakirliğin ve sefaletin bir sonucu olarak ortaya çıkmış PKK gibi bir sorun var önümüzde. En fazla da Kürtlere zarar veren, halkın inancıyla çatışan, halkın canına malına kasteden ve Kürt halkının bir arpa boyu ilerlemesine izin vermeyen bir örgütten bahsediyoruz. Şimdi eğer devlet adına hareket edenler, kendi kusuru, kendi yapıp ettikleri yüzünden oluşan bir sorunun sadece bir sonucu olan PKK’yi Kürt sorunu olarak görmeye kalkar ve bu şekilde gösterirse orada yapılan kelimenin tam anlamıyla bir illüzyondur. Bu, insanları yanlış yöne yönlendirmek ve yanlış yere kanalize etmektir. PKK sorununu bitirebilirsiniz ama neticede Kürt Meselesi yine devam edecek. Burada yeri gelmişken Kürt sorununun çözümünde biz kırmızıçizgimizi net ifade edelim. Biz şiddetin asla ve asla bir hak arama yöntemi olmadığını, olamayacağını dile getiren bir partiyiz. İlk günden beri bunu ısrarla ve inatla söylüyoruz. Çünkü Müslüman bir halkın kendi arasındaki sorunlar her ne olursa olsun şiddetle çözülmesi mümkün değil. Şiddet sadece karşı şiddeti doğurur ve o şiddet sarmalında toplumun geleceği kaybolur. Toplum olarak çatışmaya değil, oturup konuşmaya, kardeşçe birbirimizi anlamaya ihtiyacımız var. Ama maalesef sistem bütün kurum ve kuruluşlarıyla ne toplumun birbirini anlayıp anlamlandırmasına müsaade ediyor ne de bu sorunun geriletilmesi için etkili bir adım atıyor. Sorunun kaynağı sistemin kendisidir. Sistem ıslah olursa emin olun Kürt meselesi gibi bir mesele kalmayacaktır. Eğer Kürtler de kendini Türkler gibi eşit vatandaş, kimliği tanınmış, diline değer verilmiş, kültürüne hürmet edilmiş, tarihine ışık tutulmuş gibi görürse o zaman ne kendisini şiddet sarmalına çeken örgütün tuzağına düşer ne toplumda huzursuzluk oluşur. Daha fazla gayret gösterir hem dinini hem dünyasını imar ve ihya eder.

Bir takım siyasi hareketler eğer bir sorun kendilerini var ediyorsa, o sorundan besleniyorlarsa ebetteki üzerinde istismar ederek yükseldikleri halının ayaklarının altından çekilmesinden rahatsız olurlar. İsterler ki sorun çözülmesin ki onlara ihtiyaç olsun. Sorun devam etsin ki onlar el üstünde tutulsun. Sorun devam etsin ki onlar halkın omuzlarında yükselsin. Bu istismarın iki tarafı var. Türkiye’nin batısındaki bir siyasi hareket de maalesef bunu yapıyor. Türkiye’nin doğusunda da Kürdistan’da da bir siyasi hareket maalesef bunu yapıyor. Ama eğer hükümet ya da yetkiyi elinde bulunduranlar Kürt meselesinin çözülmesi konusunda samimi ise, o zaman hodri meydan. Bu iki istismarcının da ayağının altındaki halıyı çekmeye gayret etsinler. Ama bu konuda bir girişim var mı? Yok. Evet, geçmişte oldu. Hatta buna büyük ümitler de beslendi. Çatışmalar bitecek, silahlar gömülecek, sivil siyaset alanı genişleyecek, taleplerimiz mecliste, sokakta, meydanda dile getirilecek ve birbirini anlama ve anlamlandırma üzerinden ortak bir nokta sergilenecek diye ciddi bir ümit pompalandı bu topluma. Ama sonuç? Yanlış üstüne yanlış yapmak suretiyle hüsranla bitti. Çözüm sürecinden bahsediyorum.

Herkesin kabul edebileceği, meşru, ümit vadeden bir gelecek üzerinden sürecin ana aktörü olarak kendini lanse ettiği için bir teveccüh topladı. Bu anlamda halkın hayalleriyle oynandı diyebiliriz. Çünkü halk bugüne gelinmesini istemiyordu. Halk sorunlarının sivil siyaset kanalıyla çözülmesinin umudunun yeşerdiğini hissetmişti. Bizler de parti olarak o süreçte, çözüm sürecindeki bütün yanlışlıklara rağmen bunun nihayetinde hayırlı sonuçlar doğurması adına desteklenmesi gerektiğini ifade etmiştik. Açın bakın bütün arşivlerde benzer mahiyette beyanlarımız var. “Aman ha bu süreçte şunu yapmayın, şu yanlıştır, şu eksiktir” diyorduk. Ama eğer niyet Kürt meselesinin çözümü ise, kan akmasının durdurulmasıysa, kalıcı bir barışın sağlanmasıysa toplumsal barış için biz buna destek veririz dedik ve destek de verdik. Üzerimize düşen her türlü sorumluluğu yerine getirmeye hazırız dedik. Ama ne oldu o çözüm süreci? Yasin kardeşimizin, Riyad kardeşimizin, Hasan kardeşimizin, Hüseyin kardeşimizin, Turan kardeşimizin canına mal oldu. Canavarlaştırılan, hiçbir insani değer taşımayan bir güruhun adeta şımartılması neticesinde biz bu katliamları yaşadık. Burada da aslında verdiğimiz bedeller çok ağır ama 6-8 Ekim 2014 tarihlerinde yaşananlar bütün bir topluma şunu da göstermiş oldu; kendini bu halkın temsilcisi olarak ortaya koyanların yaslandıkları silahlı örgütün idaresinde bir toplum nasıl kaosa sürüklenir bunu çok açık ve net hepimiz görmüş olduk. Bu da herkes için ders oldu.

Kamudaki israf: “Hükümet, eğer toplumu kendisi gibi refah içinde zannedip olur olmaz masrafları yapmaktan geri durmuyorsa bunun hesabını hiç kusura bakmasın, sandıkta verecek.”

Devletin kendine çeki düzen vermesi gerekiyor. Devleti idare edenlerin bu işi adamakıllı yapması gerektiğini söylüyoruz. Eğer toplumda bir refah, bir zenginlik varsa, ve bu bütün topluma yayılmışsa, eğer herkes geleceğine dair ümitler besliyor, çocuğunun geleceğinden endişe etmiyorsa, rızık endişesi yaşamıyorsa siz de devlet olarak toplumdaki zenginlikle orantılı olarak bazı harcamalar, masraflar yapabilirsiniz. Ama eğer toplumunuzun büyük bir kesimi sabit bir gelirle yaşamak zorundaysa ve o sabit gelirin büyük bölümünü yine vergi olarak geri ödüyorsa, hayat pahalılığı artmışsa sizin de yönettiğiniz toplum gibi davranmanız gerekiyor. Eğer hala toplumu refah içinde, zenginlik içinde kendiniz gibi zannedip olur olmaz masrafları yapmaktan geri durmuyorsanız bunun hesabını -kusura bakmayın- sandıkta vereceksiniz. Hükümetin kendine çekidüzen vermesi gerekir. Kul hakkı ve emanete riayet açısından hem dünyevi hem de uhrevi mesuliyet anlamında kendine çekidüzen vermesi gerekiyor. Devletin, devleti yönetenlerin ayağını yorganına göre uzatması gerekiyor. İnsanlar sıkıntı içindeyken, hayat pahalılığı almış başını gitmişken, yüksek enflasyon oranları ortadayken, toplum nereden kısayım da geçimimi idame ettireyim derdine düşmüşken sizin israf ve gösteriş içinde kamu malını babanızın malıymış gibi harcamaya yetkiniz yoktur. Kendinizi düzeltmeniz gerekiyor. Basına düşen Sayıştay raporları, aslında malumun ilamı niteliğindedir. Herkes bunu biliyor, herkes bunu görüyor. Bakın yakın geçmişte tasarruf tedbirleri adı altında bir genelge yayınlandı ama kamu kurumlarında bunun yansımalarını pek göremiyoruz. O genelgede bile Cumhurbaşkanlığının ve meclisin masraflarından kısılmayacağına dair madde eklendi. Bütün bunları halk görüyor. Siz görmediğini mi görüyorsunuz. Bize göre iktidar haktan kopuk olamaz, halkın içinden ve halk gibi olmalıdır. Eğer devleti yönetenler halkın sevincine, hüznüne ortak olmuyor, darlıkta ve bollukta onlar gibi değilse kusura bakmayın o makamlarda fazla kalması çok mümkün değil. Halktan kopuk, ütopyalarla yaşayan, sokağın gerçeğini görmeyen, önüne konulan yalan yanlış rakamlarla adım atan ve kendi israfından, kendi harcamasından gram eksiltmeyen bir iktidarın sandıkta işi zor.

Yargının iş yükü: “Aile kurumunun dağılmasını engelleyecek, danışmanlık ve sulh komisyonları oluşturulsun”

“Kasap et derdinde, koyun can derdinde” diye meşhur bir laf vardır. İktidarın meselelere yaklaşımı genel olarak iş yükünü hafifletmektir. Evet, yargıda ciddi sorunlar var. FETÖ iltisakı sebebiyle yargının üçte biri kadar savcı ve hâkim meslekten ihraç edildi. Yerlerine yeni hâkim ve savcılar atandı ama pek çoğu doğru dürüst eğitim alamadan göreve başlamak zorunda kaldı. Nitelik sorunu da nicelik sorununa eklenince yargıda bir tıkanma baş gösterdi. Yargıdaki iş yükünün hafifletilmesi için de hükümet adım attı. Arabuluculuk ve uzlaştırma gibi kurumlar getirilerek belli başlı pek çok uyuşmazlığın yargıya, hâkime gitmeden çözülmesi hedeflendi. Adliyeye iş gelmezse savcı daha az işe bakar, hâkim daha az dosyayla muhatap olur ve personel sayısının azlığı bir tıkanmaya sebebiyet vermez diye düşünüldü. Sonuç alındı mı? Evet, pek çok alanda sonuç alındı diyebiliriz. Peki, bu yapılanlar adaletin tesisine hizmet etti mi? Orası meçhul. Neticede kişilerin kendi özgür iradeleriyle anlaşabilecekleri bir zemin oluşması kötü bir şey değil elbette. Son olarak gündeme gelen sulh komisyonları kamulaştırma davalarında ve bir takım idari davalarda eğer yargı bir kişi ile ilgili karar vermiş ise o konuda artık benzer konuda diğerlerinin dava açmasına gerek kalmasını önlemeyi amaçlıyor. Yani sulh komisyonları eliyle, iş adliyeye gitmeden çözülmesi hedefleniyor. Kamulaştırma davası mı var? Yargı bir karar mı vermiş? Tekrar tekrar aynı konuyu yargıya taşıyıp yargılama masrafına devlet katlanmasın, yargının iş yükü de ağırlaşmasın isteniyor. Amaç yargının yükünü hafifletmek ve kamu kurumlarının yargılama yüzünden katlanmak zorunda oldukları masrafları azaltmak. Yalnız bu işin maddi boyutu ile ilgili. Bir de manevi boyutu var ki biz özellikle ona vurgu yapıyoruz.  Dedim ya “koyun can derdinde”. Bizim derdimiz daha can yakıcı olan bir konu. Aile müessesemiz çatırdıyor. Türlü türlü müdahalelerle eşler birlikte bir hayatı yürüme konusunda ciddi bir çaba içinde değiller. Çok basit meseleler yüzünden yuvalar yıkılıyor. Bu toplumda, aile içi eğitimde ciddi bir zayıflama var. Manevi değerler konusunda ciddi bir boşluk var. Ne Milli Eğitim ne Diyanet İşleri bu boşluğu maalesef dolduramıyor. Bir yandan maddi yönüyle evlilik zorlaştırıldı. Öte yandan maddi imkânları olanların da çok geç yaşlarda evlendiklerini görüyoruz. İnsanlar bunu bir tercih olarak ortaya koyuyorlar. Neticede bir biçimde evliliğe adım atmış olan gençlerimizin de kaliteli bir rehberlik hizmetinden faydalanamıyor. Ailevi sorumluluklar, eşlerin birbirine karşı alan sorumlulukları, mutlu bir yuvanın nasıl devam edeceği konusunda maalesef bizim toplumda rehberlik edecek bir kurum yok yok. Kuran-i Kerim bize, arası bozulan eşlerin aralarını bulmayı emrediyor. Ama bizim kanunlarımız ve yargı sistemi, en ufak bir sorunda “boşanmaya hakkın var” diye adeta boşanmayı teşvik ediyor. Boşanma sayılarında patlamalar yaşanıyor. Aile kurumunun dağılmasını engelleyecek, ebeveynlere rehberlik hizmeti verecek, sorun çıktığında bu sorunları sulhen çözebilecek, huzurlu bir yuvanın devamı için danışmanlık ve sulh komisyonları oluşturulsun istiyoruz. Bizim için esas önemli olan nokta burası. Aileyi ayakta tutamazsak geleceğimiz olan nesillerimizi kaybeder, toplumu ayakta tutamayız.

Mülteci karşıtlığı: “Eğer sizin gerçekten inancınızın, geleneğinizin, tarihinizin kaynağı Avrupa’ysa doğru. Avrupa’ya göre zihniniz formatlanmışsa size yakışanı yapıyorsunuz.”

Kılavuzu kargo olanın burnu pislikten çıkmaz. Karga kim? Avrupa. Bize her zaman medeniyet beşiği olarak mütemadiyen örnek olarak gösterilmeye çalışılıyor. Avrupa’da ne var? Yabancı düşmanlığı var. Avrupa’da ne var? İslam düşmanlığı var. Avrupa kendi içerisinde kendi vatandaşlarının refahına yönelik bir düzen kurdu. Coğrafi keşiflerden, haçlı seferlerine kadar, dünya savaşlarından “terörle mücadele” adı altında yapılan askeri müdahalelere değin bir iki istisna dışında çaldığı,  sömürdüğü, haram mal ile neticede haram bir sistem oluşturdu. Peki kimin için? Sadece kendi vatandaşları için. Peki, ya vatandaşları olmayanlar için ne yaptı? İşine yarayanları içlerinden eleyip istihdam etti. Ağır işlerde çalıştırdı. Geriye kalanları ya sınırda darp edip öldürdü, ya botunu batırıp suda boğdu. Bizde Avrupa’yı medeniyetin beşiği olarak görüp gösteren bir anlayış olduğu müddetçe, kendi inancından, tarihinden, geleneğinden koparılmış bir neslin varacağı yer Avrupa’nın kötü taklitçiliği olur. Suriye iç savaşı 10. Yılına girdi. 10 yıldır insanlar kendi şehirleri harabeye dönmüş, artık yaşama imkânı bulamadıkları bir memleketten Türkiye sınırlarından geçip Türkiye’nin farklı şehirlerinde yaşamaya çalışıyorlar. Kendi memleketinde el üstünde tutulanlar, Türkiye’de adeta ayakaltı oldu. Kendi memleketinde kıymetli olan burada kıymetsiz oldu. Eğitimli olan cahile dönüştü. Suç bu insanlarda mı? Bugün Bolu Belediyesi gibi “Mülteciler için suyu 10 kat zamlı satacağım, benim vatandaşım değil, ben onlara buraya gelin demedim” diyen kişi, eğer birazcık kendi inancından haberdar olmuş olsa, kendi tarihinden haberdar olmuş olsa o burun kıvırdığı, zulmedeceğini söylediği mültecilerin atasının kanının İstanbul işgal edilmesin diye Çanakkale boğazına aktığını bilecek ve ona göre davranacaktı. Hadi tarihinden de inanç esaslarından da habersiz kabul edelim, birazcık insanlığı kalmışsa darda kalmışa zulmetmek hangi vicdana sığar. İşte bir başka örneği de Fatih Belediyesi. Al birini vur ötekine. Eğer sizin gerçekten inancınızın, geleneğinizin, tarihinizin kaynağı Avrupa’ysa doğru. Avrupa’ya göre zihniniz formatlanmışsa size yakışanı yapıyorsunuz. Çünkü Avrupa da kendine yakışanı yapıyor. Doğrudan veya dolaylı olarak kendi yaptığı zulüm sebebiyle kendi ülkesine gelmek zorunda kalanlara da insan muamelesi yapmıyor. Fatih Belediyesinin kiralamayla ilgili karar verme yetkisi nerede var? Belediyenin böyle bir yetkisi var mı ki yasak koymaya çalışıyor. Bir şekilde savaştan kaçmış,  öldürülmekten korkmuş, karnını doyuramamış, açlıkla imtihan olmuş Türkiye’ye gelmiş. Buna siz Afganlıyı, Bangladeşliyi katın. Buna siz İslam coğrafyasındaki diğer insanları da katın. Kendi memleketinde huzurlu yaşayan bir insan senin memleketine gelir mi? Gelirse üçü, beşi, bini gelsin. Milyonlarca insan gelir mi? Sınırlara dayanır mı? Buna vicdan lazım. Her şeyden önce şunu söylemek lazım. Bu tarz yaklaşımları anlamlandıramıyor olmamızın altında yatan sebep şu; mülteci düşmanlığı, yabancı karşıtlığı yapan bu insanlar hakikaten kendi inançlarından kopmuşlar. Yani İslami değerlerin ne olduğu bildikleri konusunda ciddi şüphelerimiz var. Varsa yoksa Avrupa. Avrupa mukallitliği. Giyimde Avrupa’yı taklit ediyor, yaşam tarzında Avrupa’yı taklit ediyor. Temel kanunlarımız Avrupa’dan taklit. Siyasetimiz Avrupa’dan taklit. Bu ülkeye bir düzenleme yerleşecekse, bir müessese oluşturulacaksa ilk sorulan soru, acaba Avrupa’da benzeri var mıdır? Sorusudur. Ne bekliyoruz ki? Tabi ki yabancı düşmanlığını da taklit edecekler. Bu zihniyet devam ettikçe, bu toplum bu şeklide Avrupa hayranlığı üzerinden şekillenmeye devam edecekse bugün Avrupa’da hangi sorun varsa çok geçmez en fazla 20 sene sonra bizde de olacak.

Türkiye-ABD, Türkiye-Rusya ilişkileri ve dış politikası: “Milli veya ulusal çıkarın ardına saklanarak, devam eden zulme sessiz kalmak ve hatta payanda olmak, devlete yakışmaz.”

Türkiye ABD ve Rusya ile ilişkilerinde kendini mecbur ve mahkûm olarak konumlandırıyor maalesef. Yani bütün pusulalar, bütün oklar Amerika’yı gösterdiği zamanlarda Amerika dışında dikkate değer, ciddiye alınacak zaten dünyada kimse yoktu(!) Türkiye için. Şimdi bir de Rusya çıktı. Türkiye her iki güç karşısında kendini mecbur ve mahkûm hissediyor. ABD bilmem kaç bin kilometre öteden bölgeyi şekillendirmeye çalışan bir ülke. Ama Rusya komşu bir ülke. Rusya’nın bölge üzerindeki etkisi sanıldığı gibi ABD’nin gerisinde değil. Türkiye uzun süre Rusya etkisinde değildi. Uzun bir süre sadece ABD’nin etkisinde kaldı. Bundan hareketle, Rusya’nın bölgedeki gücü ve ağırlığı pek yok zannıyla hareket edildi. Bu yanlış hesapların neticesini Suriye’de gördük. Halk bunun faturasını ödüyor, ödemeye de devam ediyor. ABD başkanı Joe BİDEN’in Türkiye ile ilgili sözleri pişkince. Bölgenin en büyük terör destekçisi, ABD’nin kendisi. Türkiye’yi bununla suçluyorsa önce kendine bakmasında fayda var. Ama mesele bu değil. “Benim teröristim özgürlük savaşçısı, sizin teröristiniz kötüdür. Benim teröristim -ABD açısından söylüyorum- halkını savunur. Ama sizin teröristiniz bozguncudur.” mantığı hâkim. Bu herkes için böyledir. Burada çok karışık hesaplar var. Karışık hesaplar olmasının sebebi de adeta puta dönüşmüş bir “ulusal çıkar” olmasındandır. Maalesef neredeyse bütün ülkeler için bu böyle. Bir yerde ulusal çıkar varsa adaletle hareket etmek zorunluluğu yokmuş gibi bir anlayış gelişiyor. Biz Parti olarak programımızda şunu ifade ettik. “Milli veya ulusal çıkarın ardına saklanarak, devam eden zulme sessiz kalmak ve hatta payanda olmak, devlete yakışmaz.” Ülke çıkarı adı altında emperyalistlerin ajandalarına uyulmamalıdır.

Paris iklim anlaşması: “Toplum tarafından yeterince tartışılmadan, ısmarlama metinlerin mecliste kabul edilmesi sağlıklı sonuçlar doğurmayabilir.”

Paris iklim anlaşması konusunda bir bilinmezlik var. Sebebi de aslında uluslararası toplum tarafından gündeme getirilen, devletlerin kendi iç kamuoyu ile tartışmadığı, bunun önünü arkasını, sağını solunu bilmediği, dezavantajlarını sağlıklı bir şekilde tartışmadan gidip imzaladığı daha sonra ulusal çıkar sebebiyle onaylamak zorunda kalmasından kaynaklanmaktadır. Bilim insanları, çevreciler dünyanın bir felakete sürüklendiğini, dünyanın dengesinin değiştiğini, sanayileşme, fosil yakıt kullanımı yüzünden karbondioksit salınımının fazlalaştığını, metan gazıyla beraber birçok gazın atmosfere salındığını, bunun sera etkisi oluşturduğunu, bu sera gazının etkisiyle küresel ısınmanın yaşandığını, bunun kutuplardaki buzulların erimesine, kıyıda yer alan kentlerin su altında kalmasına, sel baskınları ve benzeri doğal afetlere sebebiyet verdiği yönünde ciddi bir takım tartışmaları gündeme getirmektedir. 1990’ların ilk yarısından itibaren Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi hazırladı ve neredeyse bütün ülkeler imzaladı. Sonrasında da Kyoto protokolü imzalandı sanayileşmede öncü olan bazı ülkeler bu protokollerle üstlendikleri yükümlülüklere pek uymadılar. Peki, Türkiye bu işin neresinde. Kyoto protokolünün geçerlilik süresi 2020’de sona erince yerine Paris Anlaşması adı altında bir anlaşma üzerinde uzlaşı sağlandı. Dünya üzerindeki ülkelerin neredeyse tamamı bu anlaşmaya imza atıyor. Bazıları taraf oluyor, bazıları olmuyor. Türkiye bir iyi niyet beyanıyla 2016 yılında imzaladı ama meclis onayına sunulmadı. Aradan 5 sene geçti. Türkiye kamuoyunda tartışmadan, toplumun gündemine gelmeden, doğrusu, yanlışı, getirecekleri, götürecekleri, yükümlülükleri hiçbir şekilde tartışılmadan adeta davul zurnayla ve bütün partilerin onayı ile 1-2 günde jet hızıyla sözleşme onaylandı. Bununla Türkiye artık sözleşmenin bir tarafı haline geldi. Bu sözleşmedeki hükümlülükler sadece Paris anlaşmasının metninden anlaşılabilecek yükümlülükler değil. Paris İklim Anlaşması çok sayıda ekten oluşuyor ve atıf yaptığı bir dizi konferans var. Sözleşmeye taraf ülkeler ileride ne tür yükümlülükler üstlenecekler? Ülke tarımıyla ilgili, tohumla ilgili, hayvancılıkla ilgili ne tür kararlar alınacak? Bunların bağlayıcılığı ne düzeyde olacak? Bunların hiçbiri şimdiden net ve belli değil. Bu anlaşmanın onaylanmasına evet diyen milletvekillerinin kahir ekseriyetinin Paris anlaşmasını okuduklarından bile emin değilim. Evet, teknik bir metin, uzun bir metin. Görünürde küresel ısınmanın önüne geçmek, iklim değişikliklerinin, insan faktörünün bozuculuğu üzerinden doğal dengenin bozulmasının önüne geçmek herkesin takdir edeceği ve itiraz etmeyeceği bir davranış. Yeşili korumak, ormanları artırmak, sanayi tesislerindeki bacaların filtrelenmesi, klima kullanımının, soğutucu kullanımının azaltılması, yenilenebilir enerjiye geçiş, gibi herkese cazip gelen fikirler. Bunlara kimsenin hayır diyeceğini sanmıyorum. Evet, sözleşmede sunulan ambalaj bu. Ama içerik ne olacak. Bilmiyoruz. Eğer ambalaj buysa neden Türkiye 5 yıl bu anlaşmayı onaylamaktan imtina etti? Bunu meclis zabıtlarından, bizzat hükümet temsilcilerinin ağzından kısmen anlayabiliyoruz. Hükümet diyor ki, Paris Sözleşmesi ile Türkiye, gelişmiş ülkeler kategorisine alındı ve ek yükümlülükler getirildi. Gelişmiş ülkeler bu anlaşma çerçevesinde gelişmekte olan ülkelere yenilenebilir enerjiye geçme konusunda fon oluşturacaktı. O fona kaynak aktaracaklardı. Sadece kendi yükümlüklerini yerine getirmekle kalmayacaklar, bir de üstüne kaynak aktaracaklardı. Türkiye ise kendine bu anlamda “yardım edecekler” listesinde değil “yardım alacaklar” listesinde yer verilmesi için çalışıyordu. Bu sebeple bugüne kadar meclisin onayına sunmadı. Peki, şimdi niye onaylıyor? Türkiye, ihracatının yüzde 40’tan fazlasını Avrupa Birliğine yapıyor. Son dönemlerde Avrupa’dan gelen sinyal, Paris anlaşmasını onaylamayan devletlerle ticari ilişki geliştirmeme yönünde. Türkiye, toplam ihracatının yarısına yakını büyüklükte bir potansiyelden vazgeçmemek adına bugün bu sözleşmenin artık tarafı oluyor.

Geçmişte benzer bir örneği daha var. İstanbul sözleşmesi, davulla zurnayla meclis onayından geçirildi. Onaylayan milletvekillerinin pek çoğu sözleşmeyi dahi okumamıştı bile. Çok sonraları zararları görülüğü için sözleşmeden vazgeçildi. Paris İklim Anlaşması da benzer bir akıbete uğrar mı? Bunun altından da mahzurlu bir şey çıkar mı? Bilinmez. Ama geçmiş tecrübelerimiz bu kadar saf olmamamız gerektiğini hatırlatıyoruz. Toplum tarafından yeterince tartışılmadan, ısmarlama metinlerin mecliste kabul edilmesi sağlıklı sonuçlar doğurmayabilir.

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI