Dış İlişkiler Başkanımız Eşin: Afganistan'da sükûnetin sağlanması için Türkiye yardımcı olmalı

Katıldığı bir TV programında dış gündemdeki gelişmeleri değerlendiren Dış İlişkiler Başkanımız Sayın Mehmet Eşin, Afganistan’daki tansiyonun düşmesi, sükûnetin sağlanması için Türkiye’nin yardımcı olması gerektiğini kaydetti.

/ GENEL MERKEZ / Küçült | Büyüt

Genel Başkan Yardımcımız ve Dış İlişkiler Başkanımız Sayın Mehmet Eşin, Rehber TV’de Muhammed Yusuf Oktuday’ın dış gündeme dair sorularını yanıtladı.

Eşin, başta Afganistan meselesi olmak üzere Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in aldığı siyasi darbe kararları, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyonist işgal rejimi sözde Başbakanı ile yaptığı görüşme ve mülteci meselesine dair değerlendirmelerde bulundu.

Dünya gündeminin ilk sırasında Afganistan meselesi olduğunu söyleyen Eşin, “Afganistan gerçekten de çok sıkıntılı acıların yaşandığı, son yıllarda zulümlerin işlendiği bir İslam coğrafyasıdır. Afganistan, Sovyetler Birliği'nin 80'li yılların başlarında işgaline uğradı ve yaklaşık 8 yıl süren bir işgalden sonra Rusya oradan çekilmek zorunda kaldı. Afganistan, dünyanın en fakir ülkeler arasındaki bir ülkeydi. Elhamdülillah Sovyetler Birliği'nin dağılmasında en büyük etken Afganistan işgali oldu. Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla bütün dünya Müslümanlarının umudu orada adil İslami bir düzenin sağlanmasıydı. Fakat maalesef beklenen olmadı. Afganistan çok karma bir nüfusa sahip, bir taraftan Peştunlar bir taraftan Tacikler, Özbekler, Beluçlar bir taraftan da farklı mezhepler. Tabii bu asla savaşma nedeni değildir. Fakat maalesef buna bağlı olarak farklı gruplar farklı cemaatler bir araya gelip ülkeyi barış içerisinde idare etme becerisini gösteremediler. Çok acı bir iç savaş başladı, bu dışarıdan da körüklendi. Hiçbir zaman Rusya, Amerika ve Batı dünyası orada istikrarlı bir devletin kurulmasına izin vermedi.

Tabii o güne kadar bu ortamda şartların zorlanmasıyla Taliban hareketi doğdu. Taliban’a baktığımız zaman bulundukları Kandahar’da, insanların malına, namusuna, parasına göz diken çete ve mafyavari gruplar türemişti. Molla Ahmet -Allah rahmet eylesin- o dönem kendi öğrencileri ile birlikte oradaki durumdan bir vazife çıkardılar ve bu çetelere karşı savaştılar. Bu çeteler Kandahar’dan temizlendi. Kandahar’ın sükûnete kavuşması ile birlikte diğer vilayetler diğer ilçeler ve köylerde Taliban'dan yardım isteyerek ‘Gelin buraya da yardım edin buraya da sahip çıkın.’ denildi. Zamanla Taliban büyüdü, genişledi ve en son Kabil kapılarına dayandı ve Kabil’i de ele geçirerek bütün Afganistan'da yönetimi ele aldı. Tabi 2001 olayları ile birlikte 11 Eylül saldırıları başlayınca o dönemin Amerikan Başkanı George W. Bush meşhur sözü ile ‘Bu bir haçlı savaşıdır’ diyerek Afganistan'a karşı bir işgal planı gerçekleştirdi. 20 yıldan beri Afganistan fiili olarak Amerika'nın işgali altındaydı. Taliban yönetimi bitirildi, orada sona erdirildi. Ardından her gün Afganistan'da medreseler, okullar, düğün konvoyları ve cenaze merasimleri hedef alınarak vuruldu. Burada zaman zaman dursa da sürekli büyüyen gelişen bir direniş ortaya çıktı. Daha sonra merkezi hükümete Hamit Karzani ardından Eşref Gani getirildi. Bunlar halkın inancına, gelenek ve göreneklerine çok yabancı olan insanlar. Afgan halkı ile birleşemedi, Afgan halkı ile bir entegrasyon sağlanamadı. Gelen paralar -ister dışarıdan olsun ister ülkenin kaynaklarından olsun- 3 veya 5 savaş baronunun cebine indi. Kabil çok fakir çok yoksul bir şehir iken birdenbire çok yüksek binalar yüksek kuleler yükselmeye başladı ve bunlar da yönetimde olan bakanların, bürokratların ve onların yakınlarına ait olan binalardı. Adil bir yönetim kurulamamasından dolayı halk bu yönetimin bitmesini isteyerek Taliban’a meyletti .  Amerika buraya hâkim olamayacağını anlayınca Taliban ile müzakere yolunu seçti. Oradan kendince onurlu bir şekilde zafer kazanmış bir edayla çıkmayı planlıyordu ve yapabilirse orada kendine ait bir yönetim kurarak öyle çıkmayı umut ediyordu. Tabi bu süreç içerisinde Taliban o oyuna gelmedi. Burada olayı üç aşamada görmek gerekiyor. Taliban'ın geçmişi, işgalin sona ermesi ve bundan sonra ne olacağıdır.

Taliban’ın geçmişine baktığımız zaman sadece Taliban değil bütün aktörler kısacası Afganistan’da var olan bütün aktörler, hareketler, şahsiyetler belki buna dışarıdan oraya müdahil olan gerek İslam ülkeleri olsun gerek batı dünyası olsun orada iyi bir imtihan veremedi. Yani adil bir düzen inşa edilemedi. İşgalin bitmesine baktığımız zaman da gerçekten bu Afgan halkının zaferidir. Fakir, yorgun bir Afgan halkının dünyanın en büyük gücüne karşı olan bu zaferi, gerçekten bir zaferdir. Bundan sonra da en çok tartışılan Taliban değişti mi? Taliban bundan sonra ne yapacak? Nasıl bir yönetim olacak? Şu anda yapılan açıklamalarda en azından o endişeleri giderecek türden açıklamalardır. Yani bir genel af ilan edilmesi, intikam almayacaklarını söylemeleri, Kâbil’e girerken zafer kazanmış sarhoşluğu ile sağa sola saldıran, yıkan, dağıtan bir tablodan ziyade daha sükûnetli daha mütevazı daha vakur bir şekilde girmeleri güzel bir tablo oluşturdu. İnşallah bu tablo ve bu anlayış devam eder. Gerçekten de şuan Afganistan halkının sükûnete, barışa, istikrara, yaralarının sarılmasına ihtiyaç var. Temennimiz İnşallah Afganistan'da huzur barış istikrar hâkim olur ve bunu gören dışarıdaki mülteciler de bir an önce ülkelerine vatanlarına dönerek Türkiye, İran, Pakistan’da bir külfet oluşturan bu Afgan mülteci akımı da sonlanmış olur.” dedi.

“Afganistan'da sükûnetin sağlanması için Türkiye yardımcı olmalı”

Türkiye’nin NATO adına değil, kardeş ülke adına Afganistan’a yardımcı olması gerektiğini sözlerine ekleyen Eşin, “Şu ana kadar Taliban ile direkt bir müzakeremiz, görüşmemiz olmadı. Ama bundan sonra olmayacak da anlamına gelmez. Biz dünya genelinde bütün Müslümanlar ile görüşmek, tanışmak isteriz bunu yapmaya çalışıyoruz. Bu ister Hamas olsun İhvan olsun ve diğer Müslümanlar olsun bunlarla Elhamdülillah bir noktaya gelen ilişkilerimiz, diyaloglarımız var.

Türkiye Müslüman bir ülke ama diğer taraftan da NATO üyesi, Amerika müttefiki olan bir ülkedir. Türkiye Afganistan'da NATO şemsiyesi altında bulundu. NATO ile birlikte 20 yıldan beridir Afganistan'da bulunuyordu. Sevindirici nokta şudur ki Türkiye orada savaşan güç olarak bulunmadı, daha çok insani yardım noktasında, eğitim noktasında orada bulundu. Amerika'nın oradan çekilmesi ile birlikte Türkiye'nin Kabil Havaalanının güvenliğini işletmesine talip olduğunu açıkladı. Taliban şu açıklamayı yaptı ‘Biz NATO şemsiyesi altında olan Türkiye dâhil bütün güçleri işgalci kabul edeceğiz.’ Tabii alttan bir takım görüşmeler ve diyaloglar oldu. Türkiye ve dünya kamuoyunun beklentisi bu sürecin biraz daha uzun olacağı yönündeydi. Dolayısıyla çağrımız Türkiye, Amerika'nın çizmiş olduğu oyunlarda görev almamalı. Türkiye dışarıda bağımsız, onurlu, izzetli bir duruş sergilemesi lazım. Müslüman ülke olarak ABD'nin NATO'nun değil orada bir Müslüman ülke olarak bir kardeş olarak bulunmalıdır. Müzakere yoluyla eğer Türkiye'nin orada kalması, Afgan halkına faydalı olacaksa elbette buna diyecek bir şeyimiz yok. Ama diğer taraftan Amerika'nın, NATO’nun adına orada bulunursa istemeyiz, bunun da olmamasını temenni ederiz. Diğer taraftan Taliban da Türkiye'den bir kardeş ülke olarak bahsediyor. Afganistan'ın imarı noktasında Türkiye gibi ülkelere büyük görev düştüğünü söylüyor. Bu noktada Türkiye, Afganistan, Pakistan olsun İran ve diğer komşu ülkeler olsun şu aşamada Afganistan'da barışın, huzurun, sükûnetin sağlanması ve hem parasal noktada hem de yetiştirilmiş insan noktasında yardımcı olmaları gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.

“Batı dünyası Tunus’ta yapılan darbeye sessiz kaldı”

Tunus’ta yaşanan gelişmelere ve Batı’nın suskunluğuna değinen Eşin, “Tunus'ta da fiili işgal sona erse bile orada diktatörler yoluyla Müslümanlara karşı, İslam'a karşı sürekli Batı ajanı olan idareciler geldi. Tunus belki farklı bir noktada değerlendirilmesi lazım. Arap Baharını ateşleyen fitil Tunus'ta başladı. Bir gençlerini yakarak orada diktatörlüğe karşı, yoksulluğa karşı, zulme karşı bir isyana dönüştü ve bu ‘Arap Baharı’ olarak isimlendirildi. Tunus'ta gerçekten de seçimler ile birlikte Nahda Hareketi; Raşit El-Gannuşi’nin başında olduğu ihvan kökenli bir hareket. İslam’ı referans alan, İslam'ı kendine ideoloji olarak benimseyen bir parti. Nahda Hareketi Meclis’te çoğunluğu almasına rağmen kendisi hükümet olmadı ve ülkeyi ortak idare edeceğini ifade etti. Buna rağmen Tunus Cumhurbaşkanı Kays Said’in aldığı karar anayasaya aykırıdır. Yani bu kararlar bir darbedir, kanuni ve hukuki bir yönü yok. Anayasaya, hukuka aykırı olan bir durumla Meclis'in kararlarını aldı ve Meclis’i feshetti. Milletvekillerinin dokunulmazlığını kaldırdı ve kendisinin atayacağı bir Başbakan ile ülkeyi idare edeceğini açıkladı. Tabii bu resmen bir darbedir bunun hiçbir açıklaması yoktur. Dolayısıyla vicdan sahibi bütün insanlar bu darbeye karşı çıkması gerekir. Bugün Türkiye'de, Tunus'ta Batı yanlısı bir parti seçimi kazanırsa ve Cumhurbaşkanı eğer darbe yapıp yönetime el koymuş olsaydı Batı kıyametleri koparırdı. Ama maalesef Mısır'da olduğu gibi Filistin’de olduğu gibi Türkiye'de olduğu gibi Batı Tunus’ta da sessiz kaldı ve buna bir darbedir dahi diyemedi. Temennimiz Tunus halkının bu kazanımlarının beyhude olmaması. Biz HÜDA PAR olarak nerede olursa olsun darbelere karşı olduk. Darbeye uğrayan kim olursa olsun mazlumdan yana ve zalime karşı olduk. Dolayısıyla Tunus’ta bir zulüm var, bir haksızlık var ve bir askeri darbe var. Bu darbe Müslümanlara karşı, İslami kimlikli şahsiyetlere karşı, halkın oyuyla seçilmiş olan bir partiye karşı olduğu için biz sesimizi daha fazla yükselttik. Dünyaya ve Türkiye’ye çağrı yaparak bu darbecilere karşı daha sert ifadeler ve bu darbeleri engelleyebilecek politikalar üretmeleri gerektiğini ifade ettik.” dedi.

“Kudüs davası sadece Arapların davası değil bütün Müslümanların davasıdır”

Türkiye’nin Kudüs davasına sahip çıkması gerektiğinin altını çizen Eşin, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Kudüs davası, Mescid-i Aksa davası çok farklıdır. Bütün davalarının üstünde olan bir davadır. Afganistan, Suriye, Irak, Mısır ve farklı ülkelerdeki gelişmeler konuşulmalı ama Kudüs davası çok farklı bir konumdadır. Peygamber Aleyhisselam’ın Mirac’a çıktığı yerdir, Müslümanların ilk kıblesi ve Hazreti Ömer'in, Selahattin'in bize emanetidir. Nasıl ki bugün bir Kabe bir Medine-Mekke sadece Arapların değilse Mescid-i Aksa, Kudüs davası da sadece Arapların davası değil bütün Müslümanların davasıdır.

Kudüs etrafı bereketlendirilen bir toprak parçasıdır. Dolayısıyla kim bu toprağa bu davaya sahip çıkarsa o davanın bereketinden istifade ediyor. Diğer tarafta farklı İslami hareketleri ümmet tanımaz iken Hamas’ı, İslami Cihadın liderlerini, şehitlerini bütün İslam ümmeti tanıyor. Bu da Kudüs davasının bereketinden kaynaklanıyor. Dolayısıyla Türkiye'nin bu noktada daha fazla belki inisiyatif alması lazım. Geçenlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bazı açıklamaları oldu, Siyonist rejimin başbakanı ile telefon görüşmesi oldu, gerçekten de bunlar dünya Müslümanları için endişe barındırıyor. Acaba Suudi gibi Fas gibi bir normalleşme mi başlayacak endişeleri insanların zihninde beliriyor. İnşallah bu Filistin davasının aleyhine, Kudüs’ün aleyhine olabilecek bir gelişme olmaz. Bize göre normalleşme siyonist işgal rejimini tanınmamaktadır, siyonist işgal rejimi ile bütün ilişkileri kesmektir. Bize göre siyonist işgal rejimini tanımak ihanettir. Temennimiz İsmail Heniyye liderliğinde Kudüs'ün tamamen özgür olması ve Filistin topraklarının tümünde siyonist işgalin sona ermesidir.”

“Sömürü düzeni devam ettiği müddetçe mülteci akımı olacaktır”

Son olarak Mülteci sorununa da dikkatleri çeken Eşin, “Mülteci sorunun temelinde dünya düzeyinde var olan zulümler, savaşlar, sömürü çarkı esas sebeptir. Düşünün kendi hanımını, çocuğunu yanına alıyor ve Akdeniz'in o karanlık sularına gidebiliyor. Yani bu insan ya açtır ya da ölümden kaçıyor öyle değil mi? Şu anda İstanbul'da rahatın yerinde ise niçin İstanbul'u terk edersin? Bu sömürü düzeni devam ettiği müddetçe mülteci akımı olacaktır ve bunu engelleyemeyiz. Afganistan'da insanlar niçin geliyor? Savaştan kaçıyor, ölümden kaçıyor. Yoksuldur, fakirdir ‘Türkiye'de, Avrupa'da bir refah düzeyi var, oraya kapak atarsam kendimi kurtaracağım sonra ailemi getiririm’ diye düşünüyor. Eğer bu insanları siz kendi ülkesinde can ve mal güvenliğini sağlarsanız kendi ülkelerinden ayrılmayacaklar. Suriye'de savaş yaşandı ne oldu? Milyonlarca insan Türkiye'ye göç etti, yani bunu besleyen savaştır.

Mülteciler Türkiye'yi Avrupa'ya geçiş kapısı olarak görüyor. Türkiye burada ne yapmalı, bu sorunla nasıl baş edebilir? Birincisi Türkiye, Suriye'de Afganistan'da Irak'ta oradaki istikrarın, barışın, huzurun sağlanmasına katkıda bulunması lazım. Suriye'de savaş devam ettiği müddetçe siz bu insanları evlerine göndermesiniz. Bunun yanında şehir hayatına alışmamış, Suriye'nin varoşlarında yaşayan insan, bir anda İstanbul gibi bir metropole geliyor nasıl davranacağını bilemiyor, nasıl yaşayacağını bilemiyor. Dolayısıyla bu insanların rehabilite edilmesi lazım, rencide etmeden, kırmadan, bozmadan insani bir yaşam şartlarının oluşturulması lazım. Bununla birlikte siyasilerin, yazarların dillerine dikkat etmeleri lazım. Siyasilerin bir söylemi sokakta farklı insanları harekete geçirebiliyor. Bu da mültecilere karşı saldırı ve tacizlere sebep oluyor. Bu ne insanidir ne de İslamidir ve nede komşuluk ilişkilerine yakışır. Türkiye’de bir Mülteci Bakanı kurulabilir. Sosyolojik, ekolojik açıdan, eğitim açıdan bunlar rehabilite edilebilir ve en önemlisi de göçleri durdurmak için sınıra duvar örme değil o insanların yaşamış olduğu ülkelerde huzuru, barışı, istikrarı temenni edersek o göçü kesmiş olacağız.” şeklinde konuştu.

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI