Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu’nun Yeni Akit’e verdiği röportaj

Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, salgın sürecinde ekonomi politikası, uzaktan eğitim, seçim barajı, 6-8 Ekim olayları, Diyarbakır anneleri, Kanal İstanbul ve seçim ittifakları konusunda Yeni Akit Gazetesine değerlendirmelerde bulundu.

/ GENEL BAŞKAN / Küçült | Büyüt

Salgın sonrası esnafın yaşadığı ekonomik sıkıntılara dikkat çeken Yapıcıoğlu, hükümete de çağrıda bulunarak halkı sermayedarlara, yüksek enflasyona ve faize ezdirmemesi gerektiğini kaydetti.

Uzaktan eğitimde yaşanan aksaklıklara da değinen Yapıcıoğlu, çözüm önerisi olarak okulların erken açılması veya eğitim programının biraz daha hızlandırmak suretiyle telafi eğitimlerinin verilebileceğini vurguladı.

Seçim barajı hakkında görüşlerini sunan Genel Başkanımız Yapıcıoğlu, temsilde adaletin sağlanması için mutlak surette seçim barajının sıfırlanması gerektiğinin altını çizdi.

6-8 Ekim Kobane bahaneli olaylardan en çok zarar görenlerin HÜDA PAR ve kitlesi olduğunu ifade eden Yapıcıoğlu parti kapatmalarına ilkesel yaklaştıklarını ve Parti kapatmalarının Türkiye’nin gündemimden çıkması gerektiğine vurgu yaptı.

Diyarbakır annelerine dair sorulan bir soruyu da cevaplayan Yapıcıoğlu, hiçbir annenin gözü yolda kalmaması gerektiğini söyleyerek, “Diyoruz ki; o annelik duygusundan gelen çok tabii feryatları hiç kimse, hiçbir siyasi parti istismar etmemelidir” dedi.

Kanal İstanbul projesinin çok ciddi manada bir finansmana ihtiyaç duyan bir proje olduğunu söyleyen Yapıcıoğlu, “Bu kadar ekonominin zorda olduğu bir dönemde Kanal İstanbul üzerindeki hesapların bir kere daha gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum” dedi.

Genel Başkanımız sayın Zekeriya Yapıcıoğlu’nun 29 Haziran Salı günü Ankara’da Yeni Akit Gazetesi’ne verdiği röportajı tamamı:

Salgın sonrası esnaf için neler yapılabilir?

“İstihdamı artıracak yeni iş alanları açacak yatırımlar olmalı”

Malum yaklaşık bir buçuk yıldır bütün dünyayı etkisi altına alan küresel bir salgın var. Bu salgın nedeniyle zaman zaman tam kapanma ve zaman zaman kısmi kapanma nedeniyle esnaf zor günler geçirdi. Sadece esnaf değil belki o esnafın yanında çalışan işçiler ve hatta esnafın gelir kaybından diğer işleri yapan insanlar da ciddi anlamda gelir kaybı yaşadılar. Bu dönemde gıda enflasyonu ortalama enflasyonun üzerinde gerçekleşti. İşsiz sayısı çok ciddi anlamda artması dolayısıyla talep daralmasına rağmen bu fiyatların artması, bu da ayrıca incelenmesi gereken bir husustur. Genel anlamda dar gelirli kesimler zor günler yaşadı. Fakat aynı zamanda şunu da görüyoruz. Bu salgın döneminde hemen hemen her ülkede gelirden en yüksek payı alanlar servetlerine servet kattılar. Dar gelirli insanlar daha çok zorluklar yaşadılar. Bunların da büyük bir kısmı küçük esnaf ve işini kaybeden işsizler. Ekonomide normalleşme için adımlar atılması gerektiğini söylüyoruz.

Yasal olarak işten çıkartmalar yasak olduğu için bekleyen pek çok kişi var. Muhtemeldir ki onlar da yaşadığı iş kaybından dolayı bazı işçileri daha işten çıkaracaklar. Bu da, işsiz sayısında artış olacak demektir. Bizim hükümete çağrımız şudur: bundan sonraki yatırımlar konusunda çok daha dikkatli olmalıdır. Yapılacak olan yatırımlar sadece tüketime yönelik veya istihdam dâhil hiçbir şey üretmeyecek ölü yatırımlar olmamalı. İstihdamı artıracak yeni iş alanları açacak yatırımlar olmalı ya da üretime katkı sağlayacak yatırımlar olmalı. Yani hükümet bu dönemde zaten devletin de vergi gelirleri düşmüş durumdadır. Bu daralan ekonomide daha az vergi toplayan hükümet bunları çok daha verimli alanlarda kullanmak için yeni bazı planlar yapılmalı. Şu da bir gerçek doğrudan doğruya gelir desteğine ihtiyaç duyan insanların sayısı azımsanmayacak kadar var. Evet, bazı yardımlar yapıldı, doğrudan destekler verildi. Fakat diğer ülkelerle kıyaslandığında bu desteklemelerin yeterli olmadığı anlaşıldı. Bir miktar kira yardımı yapıldı ama yetmedi, esnaf ciddi anlamda borçlandı. Servet sahiplerinin servetlerine servet katmalarının sebeplerinden bir tanesi de budur. Çünkü geçinmekte ya da işini çevirmekte zorlanan insanlar bankaların kapılarına koştular ya da sermaye sahiplerinin kapısına koştular. Onlara borçlandılar, faizle borç para aldılar ve gelirlerinin bir kısmını o sermaye sahiplerine faiz olarak ödemek zorunda kaldılar.

“Hükümet, halkı sermayedarlara, yüksek enflasyona ve faize ezdirmemelidir”

Bizim bu konuda hükümete çağrımız şudur: faiz politikaları ile ilgili olarak biraz daha ciddi bir mücadele, faizlerin aşağıya çekilmesi konusunda ve krediye ihtiyaç duyan esnaf veya diğer kesimlerin -ki son dönemlerde kuraklıktan dolayı çiftçi de ciddi bir şekilde buna ihtiyaç duyuyor- faizsiz kredilerle bunların desteklenmesi. Kaynak nereden gelecek şeklinde bir soru ile karşı karşıya kalınabilir. Haklı olarak birileri sorabilir, böyle söylüyorsunuz da bunun parası nereden gelecek. Biraz önce söylediğim gibi mevcut kaynakları daha verimli kullanmak için dikkat edilmeli. Eğer gerekirse hükümet para bile basmalıdır. Ama halkı sermayedarlara, yüksek enflasyona ve faize ezdirmemelidir.

Salgında mağdur olan öğrenciler de var. Öğrenciler yaklaşık iki yıldır gereği gibi eğitim göremediler. Uzaktan eğitimde çoğu öğrencide tablet yok bazıları da internet sıkıntısından dolayı derslere katılım sağlayamadılar. Yüz yüze eğitim gibi olamadı. Salgın sonrası eğitimin telafisi nasıl olmalı?

“Okulları erken açmak suretiyle telefi eğitimleri verilmeli”

Salgın döneminde en çok etkilenen kesimlerden bir tanesi de öğrencilerdi. Okula gitmeden uzaktan eğitim ile günde belki birkaç saat bilgisayar, tablet veya televizyon başında ders görüyorlardı. Bu da ancak bu imkânı bulanlar için geçerliydi. Bilgisayarı veya tableti olmayan ya da internet bağlantısı olmayan öğrencilerin sayısı çok fazlaydı. Dolayısıyla eğitimde fırsat eşitliği salgın zamanında daha ciddi zedelendi. Uzaktan eğitim, yüz yüze eğitimin yerini de tutamaz. Yaklaşık bir buçuk yıldır yani 3 sömestr öğrenciler doğru düzgün okula gidemedi. Bunun telafisi öyle bir anda bir iki hafta içinde, yazın öğrencileri okula göndermek suretinde gerçekleşecek gibi görünmüyor. Bunu telafi etmek o kadar kolay değil. Hele hele yaz sıcağında öğrencilerin bir kısmı belki tarlada bağda çalışmak zorunda. Ekonomik olarak zor durumda olan aileler için ya da mevsimlik işçiler için ya da belki bir kısmı tatile gidecek. Her hâlükârda belki öğrencilerin tamamını orada toplamak mümkün olmayacak. Ama okulların açılmasından bir süre önce yani sonbaharda belki biraz daha okulları erken açmak suretiyle belki de programı biraz daha hızlandırmak suretiyle ya da müfredatın içerisinden bazı elemeler yapmak suretiyle bu açığın telefi edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Seçim barajı hakkında HÜDA PAR ne düşünüyor?

“Temsilde adalet için mutlak surette seçim barajı sıfırlanmalıdır”

Bize göre seçim barajı sıfırlanmalıdır. Şu anda seçim barajı yüzde 7 mi olsun yüzde 5’e mi insin yüzde 3’e mi insin diye tartışmalar sürüyor. Şu hususa dikkat çekmek istiyorum. Seçim barajı sistemi önceki dönemde yani parlamenter hükümet sisteminin uygulandığı dönemlerde seçim barajı yönetimde istikrar olsun diye konulmuş, temsilde adaletin aleyhinde çalışan bir sistem. Fakat şu anda, 16 Nisan referandumunda Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi -anayasal tabiriyle- uygulanıyor. Yani fiilen bir başkanlık sistemine geçilmiş durumda. Başkanlık sisteminde de mutlaka başkan olacak kişinin oyların yarısından fazlasını, eğer birinci turda olmazsa ikinci turda alması gerekiyor. Birinci turda adayların hiçbiri yüzde 50 barajını aşamazsa o zaman en çok oy alan iki kişi ikinci tura katılıyor ve ikisinden birisi oyların yarısından fazlasını aldığı takdirde cumhurbaşkanı seçiliyor. Bunu niye söylüyorum: artık parçalı koalisyonlar dönemi gitmiştir. Bir kişi cumhurbaşkanı seçilecektir. Seçim ittifakları seçimden önce yapılacaktır. Yani yönetimde istikrar artık garanti altındadır. Şimdi sorun şu, madem ‘temsilde adalet’ ‘yönetimde istikrar’ için feda ediliyordu ve şu anda yönetimde istikrar garanti altındadır. O zaman temsilde adaleti biz neye feda edeceğiz. O dönemde de temsilde adaletin feda edilmesi doğru bir şey değildi. Ama şu anda bunu savunmak için herhangi bir argüman da yoktur. Bundan dolayı biz diyoruz ki mutlak surette seçim barajı sıfırlanmalıdır.

6-8 Ekim Kobane bahaneli olayları HDP destekli teröristlerin Diyarbakır’da ve Doğu’daki şehirlerde vatandaşlara saldırdığı mevzusu var. Aynı zamanda o olaylardan sorumlu tutularak HDP’nin kapatılmasıyla ilgili bir dava sürüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

“6-8 Ekim saldırılarıyla ilgili kelimenin tam anlamıyla adalet istiyoruz”

6-8 Ekim tarihinde Kobane bahanesiyle kitlelerin sokağa dökülmesi ve pek çok yere saldırması çok acı olayların yaşanmasının üzerinden belki 7 yıla yakın bir zaman geçti ama acılar halen çok taze. O olaylardan en çok zarar görenler HÜDA PAR ve kitlesidir. Bizim 25 parti binamıza saldırı gerçekleşmişti. 10’dan fazla kardeşlerimiz bu saldırılarda şehit oldu. Pek çok kardeşlerimiz yaralandı yani HÜDA PAR olarak ciddi anlamda bir zarar gördük. 6-8 Ekim olaylarına ilişkin 6 yıl gecikmeli bir dava açıldı. Ankara Ağır Ceza Mahkemesinde bu dava görülmeye devam ediliyor. Geçenlerde ikinci duruşması yapıldı. Sanık savunmaları alındı ve duruşma ertelendi. O davada biz de suçtan zarar gören mağdur sıfatıyla iddianamede ismi geçen bir partiyiz. Biz o olaylarla ilgili şunu söylüyoruz. Diyoruz ki evet gerçekten o olayların yaşanmasında HDP Genel Merkezi tarafından acil bir şekilde toplantıya ara verilerek kamuoyuna duyuru şekilde yapılan çağrının çok büyük bir etkisi var. Bizim talebimiz şudur: Adil bir yargılanma yapılsın. O olaylarda dahli olan kim varsa -maddi veya manevi- sorumluluğu olan kim varsa, mutlaka bu en ince ayrıntısına kadar araştırılıp açığa çıkarılsın. Ve kimin sorumluluğu varsa, kim bir cezayı hak etmişse hak ettiği kadar ceza alsın ne eksik ne fazla. Yani biz 6-8 Ekim saldırılarıyla ilgili kelimenin tam anlamıyla adalet istiyoruz.

“Parti kapatmaları Türkiye gündeminden çıkmalıdır”

Bahsettiğiniz kapatma davasının iddianamesi de büyük oranda 6-8 Ekim olaylarının yargılanmasına ilişkin ağır ceza mahkemesine sunulan iddianameye dayanıyor. Yani 6-8 Ekim olayların iddianamesi, kapatma davası iddianamesine bir temel oluşturmuş durumda. Buna rağmen 6-8 Ekim Olaylarından en büyük zarar görmüş bir partinin genel başkanı olarak diyorum ki; parti kapatmalarına ilkesel yaklaşıyoruz, Parti kapatmaları Türkiye’nin gündemimde çıkmalıdır. Neden? Çünkü cezalar şahsidir. Bir partinin üyesi, yöneticisi hatta bir partinin genel başkanı bir suç işlemiş olabilir. Ama o suç işleyen kimse kendisi işlemiş olduğu suçun hesabını şahsi olarak vermelidir. Onun partisinin kapatılmasını biz bir anlamda o partinin idamı olarak görüyoruz ve bunun doğru olmadığını söylüyoruz. Yani bizim parti kapatmalarına karşı bakışımız ilkeseldir. Bu ilkeli yaklaşımımızı biz devam ettiriyoruz. Muhatabın kim olduğundan bağımsız olarak, hakkında kapatma davası açılan partinin hangi parti olduğuna bakmaksızın ilkesel duruşumuzu muhafaza ediyoruz.

Aylardır HDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde evlat bekleyişini sürdüren anneler var. HDP’nin çocuklarını kaçırdığını söylüyorlar. Siz bu konuda ne söylüyorsunuz? Annelerin evlat nöbetini destekliyor musunuz?

“Annelik duygusundan gelen çok tabii feryatları hiç kimse, hiçbir siyasi parti istismar etmemelidir”

O annelerin orada kendi çocuklarının dönüşünü beklemeleri kadar tabii bir şey olamaz. O annelerin acısına saygı duymamak ya da oradaki talep veya heyecanlarına başka kulplar takarak, hele hele onlara hakaret etmek gerçekten çok çirkin bir davranış. Biz o annelerin oradaki bekleyişiyle ilgili şunu söylüyoruz. Diyoruz ki; o annelik duygusundan gelen çok tabii feryatları hiç kimse, hiçbir siyasi parti istismar etmemelidir. Hiç kimse onlara o bekleyişlerinden dolayı hakaret etme cüretini de göstermemelidir. Bazen annelerle ilgili işte ‘orada bulunması birilerin teşvik ve yönlendirmesiyle’ hatta ‘almış oldukları para karşılığında orada duruyorlar’ şeklinde bazı ithamlara maruz kaldılar. O dönem de bunları çok çirkin bulduğumuzu söyledik. Annedir, onun fıtratında evlada karşı tarifi imkânsız bir şefkat, bir merhamet, bir fedakârlık hissi vardır. O hislerle o annelerin orada olduklarını düşünüyoruz. Bugüne kadar da 30’a yakın anne kendi evladına kavuştu. Ümit ediyoruz ki hiçbir annenin gözü yolda kalmasın. Bizim temennimiz odur ki memleketin hiçbir meselesine silah, güç veya şiddete başvurarak çözüm aranmasın. Bütün sorunlarımızı biz medeni insanlar olarak oturup konuşarak sulh içerisinde, meşru sınırlar içerisinde konuşup tartışabilelim ve onlara çözümler bulabilelim.

Kanal İstanbul şu an gündemde biliyorsunuz. 26 Haziran’da da ilk kazma vuruldu. Yapımına başlanacak büyük ihtimalle öyle görünüyor. Siz Kanal İstanbul’u destekliyor musunuz Türkiye’ye bir yararının olacağını düşünüyor musunuz?

“Kanal İstanbul üzerindeki hesaplar bir kere daha gözden geçirilmeli”

Kanal İstanbul yapılmalı mı? Yapılmamalı mı? Bundan ziyade şu anda onun zamanı mı diye bakmak lazım. Biraz önce salgın ile ilgili sormuş olduğunuz soruya cevap verirken şunu belirttim. Bundan sonra yapılacak olan yatırımlarla ilgili olarak daha seçici olmak lazım. Ne anlamda. Üretimi ve istihdamı artıracak olan yatırımlara yönelmek lazım. Kanal İstanbul çok büyük bir proje, çok ciddi manada bir finansmana ihtiyaç duyan bir proje. Böyle ekonominin zorda olduğu bir dönemde işsizliğin bu kadar yükseldiği bir dönemde, üretimin düştüğü bir dönemde bir de kuraklık dolayısıyla gıda üretimin ciddi anlamda düştüğü bir dönemde, belki dışarından gıda maddesi ithal etmek zorunda kalacağımız bir dönemde bu tür projeleri yeniden gözden geçirmek gerektiğini düşünüyoruz. Yoksa Kanal İstanbul yapılır, yapılabilir. Kanal İstanbul yapıldıktan sonra uluslararası hukuk anlamında bunu ciddi ciddi belki masaya yatırıp etüd etmek hatta toplum olarak konunun uzmanlarıyla bunu tartışmak lazım. Kanal İstanbul Montrö Boğazlar Sözleşmesini ne kadar etkileyecek. Veya o sözleşmeye rağmen gelen gemileri oraya yönlendirme konusunda Türkiye’nin eli ne kadar güçlenecek. Stratejik olarak veya güvenlik anlamında ya da egemenlik haklarını kullanmak adına ne getirecek ne götürecek. Ciddi bir şey olursa insan bazı maliyetleri göze alabilir. Ama dediğim gibi ülke ekonomisinin zorlandığı bu dönemde çok büyük paralar harcamak suretiyle yapılacak olan projeler ile ilgili oturup bir daha düşünmek gerekiyor. Bu kadar ekonominin zorda olduğu bir dönemde Kanal İstanbul üzerindeki hesapların bir kere daha gözden geçirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye’de şu anda seçime giren iki tane ittifak var. Cumhur İttifakı bir tarafta, Millet İttifakı bir tarafta. İki ittifaktan birine gitmek durumunda kalsanız kendinizi hangi ittifaka yakın görüyorsunuz?

“Herhangi bir parti ile ittifak görüşmelerini şu anda yapmış değiliz”

Şu anda seçimlere 2 yıl var. Önümüzdeki seçim için ittifaklarla ilgili, biz herhangi bir ittifak veya o ittifakın içerisindeki herhangi bir parti ile ittifak görüşmelerini şu anda yapmış değiliz. Vakti zamanı geldiğinde partinin yönetim kurulu ve yetkili organları toplanıp bu konuda istişare ederiz. Bu ittifaklardan bir tanesinden bir teklif gelirse o teklif de değerlendirmeye değer bir teklif ise oturur yetkili kurullarda bunu değerlendiririz. Şimdilik öyle bir şey söylemek için erken olduğunu düşünüyorum. Fakat şunu da ilave edebilirim. Her iki ittifakın üyeleri arasındaki tartışmanın dozu, üslubu, kullanılan dil bize itici ve kırıcı geliyor. Siyasetin dili bu kadar sert olmamalı.

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI