Gündem Değerlendirmesi (11.05.2021)

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam’ın 11 Mayıs 2021 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam, yaptığı açıklamada; halkın gündem uzak siyaset ve medya, hızla yalnızlaşan Türkiye halkı, siyaset mafya ilişkisi, Türkiye’yi tehdit eden kuraklık, tarlada kalan ürünler ve üretici sorunları, aşıda fikri mülkiyet hakkı, Doğu Türkistan’da çocuklara yönelik etnik ve dini soykırım gibi iç ve dış gündemin öne çıkan konularını değerlendirdi.

SİYASET VE MEDYA SORUNLARLA YÜZLEŞMELİDİR

Toplumsal sorunların kasıtlı olarak gündemden düşürülmesinin, sorunların çözümüne bir katkısı olmadığı gibi realitelerle yüzleşmemek, toplumun yükünü her geçen gün daha da ağırlaştırmaktadır. Önemli medya organlarının sürekli sipariş edilen gündemin peşinden koşmaları, halkın haber alma özgürlüğü adına üzüntü verici bir durumdur. Halkın gündeminin üstünü örterek sorunları çözümsüzlüğe mahkûm etmek siyaset kurumu için de medya için de büyük bir talihsizliktir.  Siyasi partiler ile medya organlarının konuştuğu ve tartıştığı konuların, çözüm bekleyen devasa sorunlar ve halkın gündemi ile bir alakası kalmamıştır.

Millet olarak sosyal, iktisadi ve manevi sorunlar yaşadığımız bir dönemden geçiyoruz. Toplumsal sorunların çözüm adresi olması gereken siyaset kurumu, sorun üretir bir hale gelmiştir. Faiz, ülke ekonomisini kasıp kavuruyor. İşsizlik % 20’lere, genç işsizlik % 50’lere doğru tırmanmaktadır. Yoksulluk nedeniyle bir günde 7 kişinin intihar ettiği bir noktaya geldik. Öte taraftan toplumsal değerler aşınıp bireyci bir topluma doğru hızla yol alınırken siyasetin ve medyanın gündemindeki suni ve tali konular halktan kopukluğun vardığı noktayı göstermesi bakımından ibret vericidir. Siyaset ve medya, bu kısır döngüden bir an önce kurtulmalı ve sorunlarla yüzleşmelidir. “Önce İnsan, Öncelik Adalet” ilkesinden hareketle daha güvenli bir gelecek inşa etmek herkesin temel hedefi olmalıdır.

TÜRKİYE HALKI HIZLA YALNIZLAŞIYOR

Türkiye istatistik kurumunun açıkladığı verilere göre Türkiye’de 2008 yılından bu yana ortalama hane halkı büyüklüğünde hızlı bir azalma yaşanmaktadır. 2020 yılında bu rakam hane başına 3 kişi olarak saptanmıştır. Yalnız yaşayan fertlerden oluşan tek kişilik hane sayısında da patlama yaşanmış, geldiğimiz nokta itibarıyla bu oran genel nüfusun % 18’ine kadar yükselmiştir. Yayınlanan istatistikler toplumu bekleyen felaketin habercisidir. Bireysellik, aile mefhumunun parçalanıp yok olmasına zemin hazırlayan bir afettir. Bir yılda yalnız yaşayanlara tam 400 bin kişinin eklenmesi felaketin habercisidir. Her geçen gün evlilik oranları düşerken, boşanma oranlarında ise artış olmaktadır. Yanlış aile politikaları, toplumsal dokuyu çözülmeye iten sebeplerin başında gelmektedir. Zina ve nikâhsız birlikteliklerin hiçbir müeyyideye tabi tutulmaması, bir kısım medyada ve sanat(!) ile bunun teşvik edilmesi, toplumsal çürümüşlüğü beraberinde getirdi. 6284 sayılı aileyi koruma kanunu acıdır ki aileleri parçalayan bir dayatmaya dönmüştür. Kadının beyanının esas alınması ve süresiz nafaka zulmü gibi maddeler en kısa zamanda yürürlükten kaldırılmalı, zina ve nikâhsız birliktelikler yeniden suç sayılmalıdır.

SİYASET MAFYA İLİŞKİSİ

Türkiye gündemi pek çok kez siyaset-mafya ilişkileri ile çalkalanmıştır. Susurluk olayı bunu ayyuka çıkarmış ise de hiçbir zaman bu ilişkiler derinlemesine bir incelemeye tabi tutulmamış ve yargının önüne çıkarılmamıştır. Fuhuş, uyuşturucu, kumar gibi toplumsal değerleri dinamitleyen melanetler tam da bu ilişkiler sebebiyle sona erdirilememekte, çeteler kirli siyasetçilerin kanatları altında varlıklarını sürdürmektedir. Siyaset ve bürokrasi içerisinde bu tür illegal yapıları kollayan odakların her tarihte varlığını sürdürmesi, devlet organlarının bu kirli ilişkilerden temizlenmemesinin en önemli sebebidir.

Kamu gücü kullanan herkesin hukukla sınırlandırılması zorunludur. Bu zorunluluk, sıkı bir denetim mekanizmasına tabi tutulmalı ve hiç kimse hukukun üstünde olmamalıdır. Geçmişte yaşanan acı tecrübelerden ders çıkarılmalı, hukukun dışına çıkanlardan hesap sorulmalı ve gelecek de hukukun üstünlüğü üzerine inşa edilmelidir. Türkiye bedeli her ne olursa olsun ve ucu kimlere dokunursa dokunsun, paralel bir işleyişe müsaade etmemeli, kimseyi hukuktan bağışık tutmamalıdır. Özellikle yasama, yürütme ve yargı erklerinde şeffaflığın sağlanması, hukukun ikamesinin de temel şartıdır.

KURAKLIĞA ACİL TEDBİR ALINMALIDIR

Ülkenin birçok bölgesinde yağışa bağlı verim düşüklükleri beklenirken Güneydoğu Anadolu Bölgesinde bu durum kuraklık boyutundadır. Ülkemizin en mümbit tarım arazilerine sahip, tahıl ve tarım merkezi bu bölgenin kuraklığa bağlı afet statüsüne alınması gerekmektedir. Çiftçilerin ve tarıma dayalı sanayinin büyük sıkıntılarla karşılaşmaması için şimdiden tedbir alınmalı, muhtemel sosyo psikolojik olumsuzlukların önüne geçilmelidir. İnsanların temel gıdaya olan ihtiyacı ve özellikle hayvan varlığı da göz önüne alınarak büyük bir sorunla karşı karşıya kalınabileceği hesaplanmalıdır.

Tarım ve hayvancılığın önemi bu pandemi döneminde net bir şekilde anlaşılmıştır. Çiftçinin üretim kabiliyetini sürdürmesi ve hayvan varlığı ülkenin, hükümetin ve herkesin sorunudur. Bugün yarım asırdır hala bitirilemeyen GAP projesinin ihmalinin toplumsal ve ekonomik maliyeti ile yüzleşiyoruz. Eğer bu proje zamanında bitirilseydi istihdam, gıdaya ulaşım ve üretim anlamında ülkenin birçok sorunu önemli bir oranda çözüme kavuşmuş olacaktı. Acil eylem planı kapsamında bir an önce GAP projesi tamamlanmalı, sorunlara kalıcı çözümler üretilmelidir.

TARLADA KALAN ÜRÜNLER VE ÜRETİCİ SORUNLARI

Geçen yıl Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli katıldığı bir toplantıda çiftçileri, daha fazla üretmekten korkmamaları konusunda uyararak, "Kimsenin ürünü tarlada, hayvanı elinde kalmayacaktır. Gerekirse devlet olarak biz alacağız." ifadesini kullanmıştı. Pandeminin dayattığı koşullar, üretim ve tedarik zincirinde gıda krizini gündeme getirmiş, doğal olarak da üretime yönelmek en mantıklı yöntem olarak belirmişti. Bu yıl, yaş sebze üreticilerinin tarladan toplama maliyetlerini bile karşılamayan ürünlerinin elde kalması ve tarlalara dökülmesi gündemde uzun süre konuşuldu.

İçişleri Bakanlığının yaş sebze ve meyve ile sınırlı semt pazarlarına izin vermesi ne kadar derman olur bilinmez. Ancak tam kapanmaya geçerken üretimin yanı sıra ekonomik ve ticari dengelerin yeterince göz önünde bulundurulmadığı, bunun sonucunda gıda üreticisi ve pazarcılar başta olmak üzere esnafın büyük oranda olumsuz etkilendiği anlaşılmıştır. Yiyecek içecek sektörünün kapanmalarda başı çekmesi, iç pazar tüketimini minimuma indirdi. Devlet de alım sözü verdiği ürünleri almayınca ürünler üreticinin elinde kaldı. Tarladan toplama parasına alınan ürünlerin marketlerde fahiş etiketlerle pazarlanması da tedarik zincirindeki çarpıklığa ayrıca ayna tutmaktadır. Bu kötü deneyimleri yaşayan üreticiler, bir sonraki sezonda hangi cesaretle ve hangi bütçeyle tekrar ekim yapıp üretime katkı sunsun? Bu konu acil tedbirler alınması gereken önemli bir mesele haline gelmiştir. 

AŞIDA FİKRİ MÜLKİYET HAKKI KALDIRILSIN

Korona virüs salgını, dünyadaki eşitsizlik ve adaletsizliği bir kez daha gözler önüne sermiştir. Zengin ülkeler aşıları depolayıp yoksul ülkelere oranla 25 kat daha hızlı aşılama yaparken, yoksul ülkelerde insanlar oksijen desteğinden dahi yoksun kalmaktadır. 1 Mayıs itibarıyla tüm dünyada henüz 1,13 milyar doz aşı yapılmıştır. Bu hızla ilerlenmesi durumunda iki doz olarak uygulanan bir aşı tipi ile dünya nüfusunun % 75’inin aşılanması 5 yıl alacaktır. Zira patent hakkına sahip şirketlerin üretim kapasiteleri dünyaya yetmemektedir. Bugün fikri mülkiyet hakkının kaldırılması önerisinin çoğu ülke tarafından desteklenmesi önemlidir. Zira fikri mülkiyet hakkının kaldırılması aşı üretiminin artmasına vesile olacak, küresel eşitsizliğin kalkmasına katkıda bulunacaktır.

Tüm dünya ülkelerini olumsuz yönde etkileyen pandeminin sona ermesi için küresel işbirliğinin sağlanmasından başka bir yol yoktur. Aşıyı üretebilen ülkeler ile şirketlerin, insanlığın bir an önce bu hastalıktan kurtulabilmesi için fikri mülkiyet haklarından vazgeçmeleri ve aşıyı maddi hesaplarına alet etmemeleri, bir insanlık vazifesine dönüşmüştür.  DSÖ’nün de aşılardaki fikri mülkiyet hakkının kaldırılması ve salgınla mücadelede gerekli sağlık imkânlarından yoksun ülkelere destek için harekete geçmesi gerekir. Aksi takdirde sağlık soykırımının yanı sıra, küresel anlamda pandemiyle mücadelede başarıya ulaşmak mümkün olmayacaktır.

DOĞU TÜRKİSTAN’DA ÇOCUKLARA YÖNELİK ETNİK VE DİNİ SOYKIRIM

Çocuk Vakfı, 2016 yılından bu yana Çin'in Doğu Türkistan'da uyguladığı "Etnik ve Kültürel Soykırım"ı konu alan “Çocuk Raporu” hazırladı. Nüfus artışını engellemek için uygulanan zorunlu kürtajın yanı sıra kamplarda alıkonulan çocuklar tecrit edilerek ana dillerinden, kültürel ve dini öğretilerden uzaklaştırılmakta, askeri eğitimlerle tek tipleştirilmeye çalışılmaktadır. Doğu Türkistan’ın gelecek neslini tüm değerlerinden mahrum eden Çin, açık bir soykırım faaliyeti yürütmektedir. Dünyanın gözü önünde gerçekleştirilen bu soykırıma karşı, ekonomik ve siyasi menfaatler, maalesef adalet ve insanlık değerlerinden daha ağır basmakta ve Çin’in hak ihlalleri görmezden gelinmektedir.  Çin’in İslam’ı sosyalizm ile uyumlu hale getirme, hatta İslam’ı Asya’dan silme planına karşı İslam ülkelerinin sessizliği ibretliktir. Dünya Müslümanları, Doğu Türkistanlılara yapılan soykırım faaliyetlerine karşı daha fazla duyarsız kalmamalıdır.

İSHAK SAĞLAM |HÜDA PAR GENEL BAŞKANI

 

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI