Gündem Değerlendirmesi (15.03.2021)

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam’ın 15 Mart 2021 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam, yaptığı açıklamada; siyasette tekelleşme, YÖK’ün atama yönetmeliğinde yaptığı değişiklikler, ekonomik reform paketi, faizlerin yükseltilmesi, Suriye’nin çocuk, Akdeniz’in göçmen mezarlığına dönüşmesi, Mısır ve siyonist rejimle ‘normalleşme’ süreci, Doğu Türkistan önergesinin reddedilmesi gibi iç ve dış gündemin öne çıkan konularını değerlendirdi.

SİYASETTE TEKELLEŞMENİN ÖNÜNE GEÇİLMELİDİR

İktidar partisi yetkililerinin seçim barajı ve hazine yardımı ile ilgili açıklamaları, büyük bir hayal kırıklığı oluşturmuştur. Mevcut hali ile olmasa da seçim barajının yine yüksek tutulması ile partilerin hazineden yardım alabilmelerinin daha da zorlaştırılması, siyasetin önünün tıkanması pahasına, partisel menfaatlerin korunmasının amaçlandığını göstermektedir. Bu adaletsizlik yıllardan beri kamuoyundaki beklentilerin boşa çıkmasına ve Türkiye’nin normalleşmesinin daha uzun yıllar ötelenmesine neden olacaktır. Türkiye, bu kısır döngüye mahkûm edilmemeli, var olan adaletsizliklere yenileri eklenmemelidir.

Türkiye’de halkın iradesi yönetim kademelerine adil bir şekilde yansımamaktadır. Parlamentonun güçlendirilmesi ve temsilde adaletin sağlanması için baraj sıfırlanmalı, siyasi partilerin eşit koşullarda seçimlere girebilmesinin önündeki engeller kaldırılmalıdır. Hem seçim barajı ile seçmenin önemli bir kesiminin mecliste temsil edilmesinin önüne geçilmesi, hem de seçime girme yeterliliği bulunan siyasi partilerin hazine yardımından mahrum bırakılarak rekabetten geri bırakılması seçme ve seçilme hakkının kullanılmasını engellemektir. Partili Cumhurbaşkanlığı (veya Başkanlık) sistemine geçiş ile birlikte seçim barajı varlık nedenini yitirmiştir. Temsilde adaletin sağlanması için seçim barajı kaldırılmalı, seçime girme yeterliliği bulunan tüm partiler hazine yardımından yararlandırılarak adil rekabet imkânlarına kavuşturulmalıdır.

YÖK’ÜN ATAMA YÖNETMELİĞİNDE YAPTIĞI DEĞİŞİKLİKLER

Üniversiteler ülkenin bilim, teknoloji ve medeniyet değerleri hususlarında kalkınabilmesi için başat kurumlardır. Bu amaçlara ulaşabilmek için üniversitelerin yönetim kadroları ile akademisyenlerin adalet, ehliyet ve liyakat esaslarına göre atanması ve her türlü tartışma ve şaibeden uzak olmaları gereklidir.  Bilimsel çalışmalar, yeni icatlar, teknolojiye öncülük etme ve erdemli insan yetiştirmekle gündemde olması gereken üniversitelerin tayinler, atamalar, kadrolaşmalar, ideolojik dayatmalar ile çıkar çatışmaları nedeniyle gündemi işgal etmeleri, geleceğimiz açısından endişe vericidir.

YÖK’ün kayırma ve torpil üzerine bina edilen atamaların önüne geçmek için ‘Öğretim Üyeliğine Yükseltme ve Atama Yönetmeliği’nde değişiklik yapması da bu tür sıkıntıların artık ciddi bir soruna dönüştüğünün göstergesidir. Yönetmelikte; “İlana başvuru koşulu olarak adayların lisansüstü tez veya uzmanlık tezi adlarının bir kısmı veya tamamı yazılamayacağı gibi, ilanda sadece belirli bir adayı tanımlayan özel şartlara da yer verilemez.” şeklinde yapılan değişikliğin tavizsiz bir şekilde uygulanması, üniversitelerin özgünlüğü için hayati önem taşımaktadır. Üniversiteler rant devşirme ve ideolojik faaliyetlerin değil, bilimsel çalışmaların merkezi haline gelmelidir.

EKONOMİK REFORM PAKETİ

Kasım 2020’de ekonomi yönetiminde değişikliğe gidilerek önemli yapısal reformlar yapılacağı açıklandı. Bu taahhüdün toplumda karşılık bulması ile ekonomik göstergeler hissedilir derecede iyileşme sürecine girdi. Hukuk ve ekonomi alanındaki reform çalışmaları ayrı başlıklar altında deklere edildi. Uzun bir süreden beri beklenen, bir dönüşüm ve yeniden inşa süreci anlamı yüklenen ekonomik reform çalışmasının beklentileri karşılayıp karşılamayacağını zaman gösterecektir. Ancak anlaşılan o ki bu yeni paket; Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, pandemi sürecinin tahribatları, küresel ekonomik sistemde meydana gelen değişim, dönüşüm ve yeni denge durumunun gerektirdiği güçlü iktisadi yapıyı inşa edebilecek keyfiyette değildir. Açıklanan “cek”li,”cak”lı ifadeler “reform” ifadesinin içeriğini doldurmaktan uzak kalmıştır.

Üretim, yatırım, istihdam, ihracat ve dış ticaret açığı Türkiye ekonomisinin temel zaaf noktalarıdır. Bu zaafları giderip üretim ve istihdamda atılım gerçekleştirmek, beyanlar silsilesi ile olmaz. Hazırlanan reform paketi; Türkiye’nin potansiyeli ile ihtiyaçlarının farkında olmayan bir vizyon ile hazırlanmıştır. Üretici, yatırımcı ile ihracatçının rekabet gücünü yükseltmeyen bir anlayış ve sistem nasıl başarılı olsun? Türkiye’nin sürekli artan ihtiyaçları ile değişen dünya şartlarına kıyasla ekonomideki yenilenme yetersiz kalmaktadır. İşsizlik ile dışa bağımlılığın sürekli artmasının bir nedeni de budur. Yakın gelecekte ülkenin hak ettiği sistem, mevzuat ve kurumsal düzenlemeler yapılmalı, üretici, yatırımcı ile ihracatçının rekabet gücü artırılmalıdır. Aksi halde bizi çok daha ağır ekonomik krizler beklemektedir.

FAİZLERİN YÜKSELTİLMESİ ÇÖZÜM OLMADI

Bir süre önce ekonomi yönetimi, yükselen döviz kuruna teslim olmuş, peş peşe faiz artırımlarına giderek normal olmayan artış oranlarını yürürlüğe koymuştu. Serbest piyasa teorisi doğrultusunda atılan bu adım kısa süreliğine bir düşüş sağlamış ise de yeniden tırmanan döviz kuru, faiz artırımı gerekçelerini anlamsızlaştırmıştır. Kur artışlarının gerekçelerinden biri her ne kadar ABD tahvil piyasasındaki gelişmeler olsa da, Dolar/TL ilişkisinde yılsonu tahminleri, pek iç açıcı tablolar ortaya koymamaktadır. Dolar kurunda yaşanan bu artışlar bir kez daha faiz artırımını gündeme getirdi. Artan döviz kuru ve yükselen faizler enflasyon artışını tetiklerken, faiz lobisi ve sermaye grupları ülke kaynaklarını çalıp götürmekte, ceremesini ise halk çekmektedir. Faiz-döviz cephesinde atılan adımlar, ekonomiyi düzlüğe çıkarmak yerine varlıklarımızı küresel sermayeye peşkeş çekmektedir. Bu kısır döngüden vazgeçilmeli, dışa bağımlılığı bitirecek reformlara ağırlık verilmelidir.

SURİYE ÇOCUK, AKDENİZ GÖÇMEN MEZARLIĞINA DÖNÜŞTÜ!

UNİCEF, Suriye’de 10 yıldır devam eden iç savaşta 12 bin çocuğun hayatını kaybettiğini ve yaralandığını bildirdi. Aralarında 7 yaşında olanların da bulunduğu 5 bin 700’den fazla çocuk ise fiili olarak çatışmalarda kullanıldı. Hayatta kalabilen çocukların yüzde 90’ı ise sağlık ve eğitim imkânlarından yoksun, insani yardıma muhtaç durumdadır. Yapılan açıklamada savaşın Suriyeli çocuklar üzerinde uzun süreli psikolojik travmalara neden olduğu belirtildi. Bugüne kadar yaşananlar, sorunların askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini göstermiştir. Müzakere sürecinin hızlandırılması, yardıma muhtaç çocuklara insani yardımın ulaştırılması ve çocukların çatışmada kullanılmasını önleyecek tedbirlerin hayata geçirilmesi elzemdir.

Birleşmiş Milletler 2021’in başından beri Akdeniz yoluyla Avrupa’ya ulaşmaya çalışan 190 düzensiz göçmenin hayatını kaybettiğini açıkladı. Dünya genelinde yaşamını yitiren göçmen sayısı ise 446’ya ulaştı. Ülkelerindeki açlık, çatışma, istikrarsızlık gibi sebeplerle ölüm yolculuğuna çıkan göçmenlerin bir kısmı hayatını kaybederken diğerleri ise ulaştıkları bölgelerde insanlık dışı muamelelere ve şiddete maruz kalmaktadır. Dünyanın buna sessiz kalması utanç vericidir. Göçe sebebiyet veren sebeplerin ortadan kaldırılması için ivedilikle somut adımlar atılmalıdır.

MISIR VE SİYONİST REJİMLE ‘NORMALLEŞME’ SÜRECİ!

Siyonist işgal çetesi başbakanı Netanyahu’nun ‘Türkiye ile görüşüyoruz’ beyanı endişe vericidir. Türkiye’nin Mısır cuntası ile diplomatik ilişkiler geliştirilmesi ise ancak seçilmiş meşru yöneticilere, darbe karşıtı muhaliflere ve diğer mazlumlara yapılan baskı ve haksızlıkların son bulmasına vesile olacaksa anlamlı olur. Hala binlerce silahsız muhalifin Mısır zindanlarında tutulduğu unutulmamalıdır. Mısır ile normalleşme ancak muhaliflerin özgürlüğüne kavuşması ve teröristlikle yaftalanmadan siyasi sürece dahil edilmeleri ön şartı ile gerçekleştirilmelidir. Sadece çıkar amaçlı yakınlaşma; cuntayı meşrulaştırmanın yanı sıra bugüne kadar adalet ve insanlık temelinde atılmış tüm adımları çöpe atacaktır.

Yine bölge ülkeleriyle ‘normalleşme’ sürecine girdikten sonra yıkım ve katliamlarına hız veren Siyonist rejim ile ‘normalleşme’ ihtimali bile kamuoyu tarafından kabul görmemektedir. Filistin halkını siyonizme kurban edecek böyle bir adım, “işgali normalleştirmek” olur. Türkiye bugüne kadar insanlık ve adalet temelinde koruduğu tutumunu uluslararası çıkarlarına kurban etmemelidir. İnsan hayatını çıkarlarının önünde tutan bir politika ile diğer bölge ülkelerine de örnek olmalıdır. Katil yönetimlerle gerçekleştirilecek iş birliği katliam ve zulme ortak olmaktır.

DOĞU TÜRKİSTAN ÖNERGESİNİN REDDEDİLMESİ

Çin’in Uygur Müslümanlarına yönelik işkence ve asimilasyon politikaları defalarca belgelenmesine karşın Türkiye’nin bu zulme karşı ‘çekimser’ tutumu anlaşılabilir değildir.  Son olarak "Çin Halk Cumhuriyeti tarafından Uygur Halkına yönelik insanlık ve vicdan dışı eylemlerin, araştırılması ve sonuçlarının uluslararası topluma deklare edilmesi" önergesi TBMM’de Cumhur İttifakının oyları ile reddedildi. Kanada ve Hollanda’nın soykırım olarak tanıdığı politikalar, Türkiye tarafından eleştirilmekten dahi imtina edilmektedir. Dünyanın her yerinde insanlığa karşı suç olarak tanımlanabilecek eylemleri Türkiye, Çin ile ilişkileri nedeniyle daha fazla görmezden gelmemelidir. Bu politika revize edilmeli, Doğu Türkistanlı Müslümanlar, Çin karşısında yalnız bırakılmamalıdır.

İSHAK SAĞLAM - HÜDA PAR GENEL BAŞKANI

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI