Gündem Değerlendirmesi (26.10.2020)

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam’ın 26 Ekim 2020 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam, yaptığı haftalık iç ve dış gündem değerlendirmesinde; yapboz tahtasına dönüşen eğitim sistemi, pandemi sürecinde devlet hastanelerindeki olumsuzluklar, hububat ithalatında gümrük vergisinin sıfırlanması, kayıp kaçak bedelinin tüketiciye yansıtılması, Afganistan’da medrese saldırıları, Sudan’dan ABD’ye rüşvet ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın istişare çağrısı gibi gündemin öne çıkan başlıklarını masaya yatırdı.

EĞİTİM ÖĞRETİM DEĞERLERİMİZLE BARIŞTIRILMALIDIR

Türkiye’nin temel sorunlarının başında eğitim gelmektedir. Yapboz tahtasına dönüşen eğitim sistemi hiçbir zaman esaslı bir temel üzerine oturtulamadı. Bu gidişle önümüzdeki uzun yıllarda da oturması beklenmiyor. Sayın Cumhurbaşkanı da bir üniversite açılışında eğitim ve kültür alanında istenilen seviyede olmadığımızı dile getirdi.  Türkiye’nin fikrî buhran içinde çırpındığını, yıllardır Batı’yı taklit eden eğitim sistemini uygulamakla amorf nesillerin yetiştirildiğini bunun için topyekûn bir eğitim reformu gerektiğini ifade etti. Bu bir itiraf olmasının yanı sıra kabullenilmesi zor bir öz eleştiridir aynı zamanda.

Bugünkü eğitim sisteminin en önemli sorunu dayandığı felsefi anlayıştır. Tanzimat’la birlikte seküler ve materyalist bir taklitçilik revaç bulmuştur. Bu anlayış üzerine inşa edilen sistem, kendi değerlerine yabancı bir nesil yetiştirmiştir. Eğitim felsefemiz değişmelidir. İyi bir ahlak sistemi olmaksızın iyi insan yetiştirmek mümkün değildir. Seküler bir ahlak da mümkün değildir. Dünya ve ahiret bütünlüğü içerisinde; madde ve mana ile ahlak ve bilimi birleştirebilmeliyiz. Medeniyetimizin taşıyıcısı ve öncüsü bir ülke olmak istiyorsak eğitim, bilgi ve okula dair bütün uygulamalarımızı sorgulamamız gerekir.

Sayın Cumhurbaşkanı icranın başında olduğu için şikâyet ve sitem makamı olmamalıdır.  Toplumun değerleri ile çatışmalı devlet ideolojisinin eğitimde de genç nesillere dayatılması; eğitimin temel sorunudur. Eğitim sistemi “Eğitim" kelimesinden başlanarak; terimleriyle, bilgi kaynaklarıyla, tanımları ve örnekleriyle baştan sona sorgulanmalıdır.  Fransız eğitim sisteminin kabul edildiği 1867’den bu yana eğitim sistemimizden çıkarılan bütün değerlerimiz, yeniden kazandırılmalı ve sistem bu değerler üzerine inşa edilmelidir.  Aksi halde yıllardır Batı’nın materyalist değerlerine bulaşmış eğitim anlayışıyla geleceğimizi kendi ellerimizle yok etmeye devam edeceğiz.  

PANDEMİ SÜRECİNDE DEVLET HASTANELERİNDEKİ OLUMSUZLUKLAR

Covit-19 virüsünün ülkemizde görülmesinden hemen sonra okullar kapandı ve hastanelerde çoğu poliklinik pasif duruma düştü. Ancak normalleşme sürecinden hemen sonra özel hastaneler normal işleyişe dönerken devlet hastanelerinde normalleşme bir türlü sağlanamadı. Pendeminin başladığı Mart ayından beri Devlet Hastanelerindeki çoğu poliklinik çalışmıyor ve Kamuya ait Diş Hastaneleri hasta bakmıyor. Servislerde diğer hastaların tedavi ve yatışları yapılmadığından, bu hastalıklara yönelik ilaçların raflarda miadları geçiyor ve çöpe atılıyorlar. Hastaneler yeteri kadar hasta bakmadıkları için giderleri gelirlerinden daha yüksek olmaktadır. Döner sermayede de azalma meydana geldiği için devlet hastanelerinden kayda değer doktor istifa ederek özel hastanelere geçiş yaptılar. Böylece Devlet Hastaneleri, firmaların ödemesini yapamaz duruma geldi.

Pandemi öncesinde Devlet hastanelerinin polikliniklerinde tedavi gören hastaların çoğu özel hastanelere kaydı. Başka bir ifadeyle vatandaşlar, özel hastanelere mecbur edildiler. Bu da vatandaşın sırtına ayrıca büyük bir ek yük bindirdi.  Asgari ücretle geçinen bir vatandaşın bir kere dahi özel hastaneye gitmesi durumunda toparlanması aylar alıyor. Oysa Coronavirüs’ün bulaşma riski özel veya devlet hastanelerinin ikisinde de aynıdır. Devlet hastaneleri acilen genel hastalıklar için poliklinikler açmalıdır. Gerekirse poliklinikler vardiyalı olarak çalışmalı veya diğer hastaların farklı girişleri kullanabilmeleri sağlanmalıdır. Vatandaşlar özel hastanelere mahkûm edilmemelidir. Mevcut uygulamada hem vatandaşlara ağır bir ekonomik yük binmekte hem devlet imkânları heba edilmektedir. Devlet Hastanelerinde şartlar oluşturularak servislerde yatışlar yapılmalı ve devlet hastanelerindeki ilaçların çöpe atılması önlenmelidir.

HUBUBAT İTHALATINDA GÜMRÜK VERGİSİNİN SIFIRLANMASI

Resmi gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile buğday, arpa ve mısır ithalatında yüzde 45’lere kadar uygulanan gümrük vergisi yılsonuna kadar sıfırlandı. Kararı savunan hükümet çevreleri de sürecin hassasiyeti, rekoltenin düşüklüğü ve stokçularla mücadele gibi gerekçelerle konuya izahat getirmeye çalışıyorlar. Tarım ve Orman Bakanlığı’nın ilgili bültenlerine göre Türkiye hala buğday üretiminde kendi kendine yetecek durumdadır. Ancak geçmiş yılların üretim istatistiklerine bakıldığında, artan nüfusa karşın buğday üretiminin hala yirmi yıl önceki miktarlar düzeyinde seyrettiği görülmektedir. Buna karşın buğday ithal edilen Rusya ve Ukrayna gibi ülkeler buğday üretimlerini aynı süre zarfında en az iki katına çıkarmışlardır.

Sürekli artan girdi fiyatları nedeniyle çiftçilerimiz ciddi teşviklerle desteklenen yabancı ülke çiftçileriyle rekabet edememektedir.  Gümrük vergilerinin sıfırlanması, zaten emeğinin karşılığını alamayan yerli üreticinin adeta elini kolunu bağlayacaktır. Türkiye ekonomisinin muzdarip olduğu konuların başında ithalat ihracat dengesi ve buna bağlı cari açıklar gelmektedir. Yerli üreticiyi daha da zora sokacak adımlar atmak yerine, üretimi ve kaliteyi artıracak çalışmalar yapılmalıdır. Üretim alanları ıslah edilerek, teşvikler artırılarak ve girdi maliyetleri düşürülerek üretim artırılmalıdır.

KAYIP KAÇAK BEDELİNİN TÜKETİCİYE YANSITILMASI

Meclisten geçen yeni bir yasa ile kayıp kaçak elektrik bedelinin tüketici faturalarına yansıtılması süresi beş yıl daha uzatıldı. Yani kaçak elektriğe tevessül etmeyip faturasını düzgün ödeyen milyonlarca vatandaş beş yıl daha mağdur edildi, edilecek. Kaçak kullanım bir suçtur. Suçları önlemek devletin sorumluluğundadır. Uygulanan bu yöntem kolektif cezalandırmadır. Bu uygulama kanuni bir zemine oturtulsa dahi vicdani ve ahlaki değildir. Hatta bu uygulamalar insanları gayri meşru yöntemlere yöneltmektedir. Kayıp ve kaçakla mücadelede en uygun yöntem, caydırıcı önlemlerin yanı sıra tüketim bedelinin aşırı zamlardan arındırılarak normal bir seviyeye çekilmesidir. Sosyal devlet ilkesiyle de bağdaşmayan bu uygulama bir an önce bitmelidir. 

AFGANİSTAN’DA MEDRESE SALDIRILARI DEVAM EDİYOR

Afganistan, jeopolitik konumuyla yüzyıllar boyu Orta Asya'da İslam’ın en önemli kalelerinden biri olmuştur. 1979 yılında dönemin süper gücü Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Afganistan’ı işgal etmeye yeltenmiş, 9 yıl boyunca devam eden işgal, Sovyetlerin tarihe karışmasında etkili olan yenilgisiyle sonuçlanmıştır. 11 Eylül 2001 saldırısından sonra bu kez ABD Radikalizmle savaş adı altında Afganistan’ı işgal etmişti. 20 yıl boyunca çarşı-Pazar, cami-medrese, taziye evi-düğün konvoyu ayırt etmeden sayısız sivili katletti. Bunca acımasız vahşete ve harcadığı devasa bütçeye rağmen tutunamadı ve Afganistan’ı terk etmek zorunda kaldı.  Ancak geride bıraktığı katliam kültürü hala devam etmektedir. Geçen hafta Afgan Hava Kuvvetleri Takhar vilayetindeki bir medreseye saldırı düzenledi. Saldırıda 12 sivil katledildi, 14’ü de yaralandı. Devlet bu olayla ilgili sansür uygulayarak haber yapılmasını engelledi.

41 yıldır devam eden savaş ile milyonlarca insan mülteci konumuna düştü. Yüzbinlerce insan öldü ve daha fazlası sakat kaldı. Halen devam eden çatışmalar ölü ve yaralı sayısını artırmakta, var olan mağduriyetlere yenilerini eklemektedir.  Bu çatışma ve savaşın bir an önce bitmesi, ülkede emniyet ve güvenin tesis edilmesi bütün kesimlerin öncelikli hedefi olmalıdır. Taraflar, aralarındaki sorun ve problemleri çözmek için müzakere ve diyalog yolunu seçmeli, bütün tarafları adil bir şekilde temsil edecek bir yönetim tesis edilmelidir.

SUDAN’DAN ABD’YE RÜŞVET!

Sudan, ABD’nin kendisini teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarması karşılığında 335 milyon dolar rüşvet ödedi. ABD Başkanı Trump’ın Sudan’ı teröre destek veren ülkeler listesinden çıkarması karşılığında rüşvet talebinin yanı sıra güven göstergesi olarak, işgal rejimiyle normalleşme şartını da dayatmaktadır. Küresel haydut ABD; tehdit, şantaj ve yaptırımlarla dünya siyasetini dizayn etmeye çalışmaktadır. Önce Sudan’ı bugünkü tabloya getirmek için ülkede karışıklığı körüklemiş ardından oluşan yeni siyasi düzeni tamamen kendi lehine çevirmiştir. ABD, kendi çıkarlarını korurken aynı zamanda başlattığı Siyonist işgal rejimiyle normalleşme çalışmasıyla işgal rejiminin de güvenliğini sağlamaya çalışmaktadır. 

Çıkarlarını zedeleyen ülkeleri ekonomik yaptırıma ve siyasi yalnızlığa mahkûm eden ABD, yaptırımları sonlandırmak için ise rüşvet talep etmektedir. ABD hâkimiyetindeki küresel siyaset, her an her devletin yaptırım veya işgale maruz kalabileceğini ortaya koymuştur. Bu haydutluğa karşı ortak bir irade ortaya koyulamazsa yeni düşman ve dost listesi ABD eliyle güncellenmeye devam edecektir. ABD’nin suni düşman listesinden çıkabilmek için rüşvet talebine boyun eğen Sudan Cumhuriyeti, diğer bir talep olan işgal rejimiyle normalleşme talebine karşı meclisin direneceğini umut ediyoruz.

CUMHURBAŞKANI ERDOĞAN’IN İSTİŞARE ÇAĞRISI

Sayın Cumhurbaşkanı Müslümanların yüzleştiği terör, açlık, iç kavgalar, tefrika gibi sorunlara ilişkin diyalog ve istişare çağrısı yaptı. Müslümanların dünyanın her yerinde baskı ve zulme maruz kaldığı, İslam ülkelerinin açlık ve iç çatışmalarla mücadele ettiği bir süreçte bu çağrı değerlidir. İhtilafların derinleştiği, Siyonist işgal rejimiyle normalleşme yarışına girildiği bu süreçte, İslam dünyasının iç muhasebesini yapması, sorunlara karşı ortak hareket ederek çözüm odaklı bir istişare süreci başlatması büyük önem arz etmektedir.

İslam dünyası için en öncelikli gündem olması gereken istişare süreci, mezhebi ve kavmi taassuptan uzak İslam’ın birleştirici değerleri etrafında gerçekleşmelidir. Küresel güçlerin İslam ülkelerini ulusal sorunlara mahkûm ettiği bir süreçte İslam ümmeti en kısa zamanda bu kısır döngüden kurtulmalı, ulusal çıkar politikalarını aşarak meselelere ümmet perspektifinden bakmalıdır. Bu sürece öncülük etmek isteyen Türkiye’nin de milliyetçi söylemlere dayalı siyaset anlayışının yerine birleştirici bir tutum ortaya koyması gerekmektedir.

İSHAK SAĞLAM |HÜDA PAR GENEL BAŞKANI

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI