Gündem Değerlendirmesi (19.10.2020)

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam’ın 19 Ekim 2020 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam, yaptığı haftalık iç ve dış gündem değerlendirmesinde; anayasa tartışmaları, kamu kurumlarındaki israf ve yolsuzluk, cezaevlerindeki ölüm ve ihmaller, terörle mücadelede görev alanlarla ilgili yönetmenlik, Suriye Rejimi ve Rusya’nın İdlib’teki savaş suçları, Çin ve Rusya’nın BM İnsan Hakları Konseyine seçilmesi ve Gazze’deki yoksulluk gibi gündemin öne çıkan başlıklarını masaya yatırdı.

ANAYASA TARTIŞMALARI YANLIŞ YÖNDEN YAPILMAKTADIR

Anayasa Mahkemesinin Enis Berberoğlu hakkında hak ihlali yapıldığı ve yeniden yargılanması gerektiğine dair kararı tartışılmaya devam etmektedir. Yerel Mahkemenin Türkiye’nin en yüksek yargı organının verdiği kararı tanımaması gibi bir vakıa tartışılmaya dahi değer görülmezken Anayasa Mahkemesinin yapısı ve üyelerinin ideolojik aidiyetleri üzerinden yeni süreçlere zemin hazırlandığı gözden kaçmamaktadır. Türkiye’nin en ciddi kurumlarının bu şekilde itibar kaybına maruz bırakılmasının kimseye bir faydası olmayacağı gibi Anayasa ile ilgili sorunları da çözmeyecektir.

Türkiye’nin Anayasa Mahkemesi ile ilgili tartışması gereken asıl husus bu olmamalıdır. Gözden kaçırılmaması gereken; Türkiye’nin darbe ürünü olan Anayasalarla yönetilmesi geleneğinin bozulması gerektiğidir. Anayasada bazı değişikliklerin yapılmış olması, onu darbe anayasası olmaktan çıkarmamıştır. Toplumun değerleri ile çatışmalı mevcut Anayasa mutlaka değişmelidir. Ülkenin en önemli sorunlarının temel kaynağının mevcut anayasa olduğu bir realitedir. İnsanı ve adaleti esas alan sivil bir anayasa yapılmadığı müddetçe sorunlar bitmeyecektir. Siyaset kurumunun en önemli hedefi; yeni bir anayasa yapmak olmalıdır. Bunun dışındaki gündemler, bu topluma zaman kaybettirmek ve sorunların çözümünü ertelemektir.

KAMU KURUMLARINDAKİ İSRAF VE YOLSUZLUK

Kamu imkânlarının şahsi kazanç için kullanılması, kamusal alandaki yozlaşmayı korkunç boyutlara ulaştırmıştır. Bu alandaki israf ve yolsuzluklar toplumun düzenini bozmuş, ekonomiyi çökertmiştir. Maddi çıkar elde etme düşüncesiyle girilen ilişkiler, ortaya çıkan rant, adam kayırma ve liyakate aykırı atamalar toplumsal vicdanı yaralamaya devam etmektedir. Kamu kaynakları ihale yolu ile yüklenici firmalara ayrıcalık kaynağına dönüştü.  Şehir hastaneleri, köprü ve havaalanlarının yapılmasında karşılanması imkânsız iş ve geçiş garantilerinin verilmesi, vatandaşın sırtına ağır bir borç yükü bindirerek kamu kaynaklarını heba etmektedir. Zimmet, irtikap, rüşvet, görevi kötüye kullanma ve yolsuzlukların ortaya çıkardığı maliyet, 2019 yılı TİSVA (Türkiye İsrafı Önleme Vakfı) verilerine göre milli gelirin yaklaşık %15’ine (555 milyar TL) karşılık gelmektedir. Sayıştay’ın 2019 yılı denetim raporları da bunu doğrulamaktadır.

Sosyal refah düzeyini düşüren, ekonomik büyümeyi engelleyen ve yatırımları azaltan bu sorunlar, bugünkü ekonomik krizin de en önemli nedenidir. Kamu kurumlarında yaygın olan bu israf ve yolsuzluklar, denetim mekanizmasının işletilmediğini göstermektedir. Bu kapsamda; kamu kaynaklarının yerinde, etkili ve verimli kullanılabilmesi sağlanmalı, kamu harcamalarında tam bir şeffaflık sağlanmalıdır. Kamu kaynaklarını yöneten yetkililerin belirlenmesinde liyakat, ehliyet ve istidat esas alınmalıdır. Denetimler sadece belgeler üzerinden değil, sahaya inmek suretiyle bağımsız ve etkin bir mekanizma ile gerçekleştirilmelidir. Bunun yanı sıra; yolsuzluk ve usulsüzlüklere bulaşanlar, kim olduklarına bakılmaksızın hak ettikleri şekilde cezalandırılmalıdır.

CEZAEVLERİNDEKİ ÖLÜM VE İHMALLER

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile memuriyet görevinden ihraç edilen ve dört yıldır cezaevinde bulunan Mustafa Kabakçıoğlu 29 Ağustos 2020 tarihinde Gümüşhane Cezaevi'nde vefat etti. KHK'lı eski polis memuru Mustafa Kabakçıoğlu'nun Gümüşhane Cezaevi'nde tek kişilik bir hücrede plastik sandalye üzerinde hayatını kaybetmesi, cezaevindeki yaşam koşulları ile hak ihlallerini ve ihmal iddialarını yeniden gündeme getirdi. Ölüm olayından sonra Gümüşhane Cumhuriyet Başsavcılığı ihmal iddialarını ret etmiş, Adalet Bakanlığı ise iddiaların incelenmesi için iki müfettiş görevlendirildiğini duyurmuştu.

Cezaevleri ile temelde; bir takım hak mahrumiyetleri üzerinden suçluların ıslahı ve topluma kazandırılması amaçlanmıştır. Suçu, siyasi düşüncesi, aidiyeti, meşrebi ve mezhebi ne olursa olsun, cezaevlerindeki tüm tutuklu ve hükümlülerin can güvenliği ve sağlığı devlete emanettir. Bu anlamda her türlü tedbiri almak, devletin yükümlülüğü olmakla birlikte aynı zamanda insani bir sorumluluktur. Mahkumların beden ve ruh sağlıklarının korunması, hasta olanların ise tedavilerinin düzenli yapılabilmesi için uygun koşulların oluşturularak gerekli sağlık hizmetlerine hızlı bir şekilde ulaşmaları sağlanmalıdır. Cezaevlerinde tutuklu ve hükümlülere yönelik her türlü kötü muamele ve hak ihlalleri ile ilgili iddiaların etkin ve şeffaf bir yargısal denetime tabi tutulması sağlanmalıdır. Cezaevleri koşulları acilen insani, hukuki ve evrensel değerlere uygun hale getirilmelidir.

HUKUK KARŞISINDA KİMSE İMTİYAZLI OLAMAZ

Terörle mücadelede görev alan personelin, görev sırasında işledikleri suçlardan dolayı yapılan soruşturma ve kovuşturmalarda müdafi olarak belirlenen avukatların ücretlerinin ödenme usulüne ilişkin yönetmelikte değişiklik yapıldı. Personelin tanımı genişletilerek mülki amirler de bu kapsama dâhil edildi. İlk kez 2008 yılında yayımlanan bu yönetmelikle, Terörle Mücadele adı altında gerçekleşen hukuk dışı uygulamalar devlet korumasına alınmıştır. Görevin ifasından doğduğu iddia edilen suçlar kavramıyla yorum ve suiistimale açık bir alan oluşturulmuştur. Söz konusu imtiyaz aynı zamanda hukuki bir dokunulmazlık anlamına da gelmekte, suçun niteliği ve büyüklüğüne bakılmaksızın devlet görev tanımının ve hukuk sınırlarının dışına çıkmış personelini maddi olarak desteklemeyi vaat etmektedir.

Hukuk devletinde kişilerin ifa ettiği vazifeye bakılmaksızın, işlemiş olduğu suçlar adil bir yargılanmaya tabi tutulmalı ve hukukun gereği yerine getirilmelidir. Terörle mücadele dahi olsa, hiç kimse vazife sırasında hukukun dışına çıkma salahiyetine sahip değildir. Söz konusu imtiyazlar, terörle mücadele personeline gereksiz bir koruma kalkanı oluşturduğu için suça teşvik anlamındadır. Zaman zaman basına da düştüğü üzere; sivillere yönelik kötü muameleler ile orantısız güç kullanmanın yanı sıra işkence ve çeşitli suçların işlenmesini psikolojik olarak kolaylaştıran saik, kabul etmek gerekir ki görevlilere verilen bu gereksiz imtiyazdır. Yönetmelikteki son değişiklikle mülki amirlerin de bu kapsama alınması, hukuka aykırı emir ve talimatları da bu kapsama alacaktır. Bu tür uygulamaların Türkiye’nin normalleşmesine katkı sunmayacağı aşikârdır.

SURİYE REJİMİ VE RUSYA İDLİB’TE SAVAŞ SUÇU İŞLİYOR

İnsan Hakları İzleme örgütü (HRW), Suriye ve Rusya’nın İdlib’te sivil yerleşim birimlerini bombaladığını, bunun “İnsanlığa karşı savaş suçu” kapsamına alınabileceğini açıkladı. Türkiye, Rusya ve İran'ın mutabakatı ile 2017 yılında çatışmasızlık bölgesi ilan edilen bölge bugüne kadar silahtan arındırılamamıştır. Astana mutabakatının aksine sivil güvenliğinin sağlanamadığı bölgede hastane okul gibi merkezler bilinçli olarak hedef alınarak onlarca sivil katledilmiştir.

2011’den bu yana yüz binlerce sivilin yaşamını yitirmesine sebep olan Suriye iç savaşı ABD ve Rusya arasında bir vekalet savaşına dönüşmüş ancak çözüm yine ABD ve Rusya’nın inisiyatifine bırakılmıştır. 9 yıldır devam eden iç savaşın sona ermesi için başta Türkiye ve İran olmak üzere bölge ülkeleri inisiyatif alarak İdlib ve tüm Suriye’de çatışmaların durdurulması ve tüm unsurların dahil edildiği bir müzakere sürecinin başlatılmasını sağlamalıdır. Aynı zamanda Suriye’de sivillere yönelik savaş suçu işleyen unsurların uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde cezalandırılmaları sağlanmalıdır.

ÇİN VE RUSYA’NIN BM İNSAN HAKLARI KONSEYİNE SEÇİLMESİ

Büyük insan hakları ihlali gerçekleştiren Çin ve Rusya BM İnsan Hakları Konseyi’ne seçildi. Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde inşa ettiği toplama kamplarında etnik ve dini asimilasyon politikası uygulayan, Müslüman ailelerin aile yaşamına müdahale eden, farklı etnik kökenlere karşı kötü muameleyi yaygın ve sistematik hale getiren Çin’in insan hakları konseyine dahil edilmesi mevcut uluslararası sistemin içinde bulunduğu açmazı bir kez daha açığa çıkarmıştır. Aynı zamanda Çeçenistan, Afganistan, Kırım ve son olarak Suriye’de sivillere karşı sayısız insan hakları ihlali gerçekleştiren Rusya’dan İnsan Hakları Konseyi’ne ne tür bir katkı beklenmektedir?

İnsan Hakları ihlalleri sabit olan devletler, caydırıcı yaptırımlarla cezalandırılmak yerine son kararla adeta ödüllendirilmiştir. İdeolojik ve askeri yayılmacılığı esas alan devletlerden, söz konusu konseyde ihlalleri tarafsızca ortaya koymaları ve caydırıcı bir çözüme katkı sunmaları beklenemez. Son karar İnsan Hakları Konseyi’nin misyonunun sorgulanmasına neden olmuş, bundan sonraki süreçte de taraflı davranacağını ortaya koymuştur.

GAZZE’DEKİ YOKSULLUK

Gazze şeridi, % 71'i mültecilerden oluşan iki milyonluk bir nüfusa sahiptir. Kilometrekareye düşen 5521 kişi ile dünyada nüfus yoğunluğu en fazla olan yerlerden biridir. Siyonist rejim tarafından 2004’ten beri hava, kara ve denizden abluka altına alınan Gazze’de İnsanlar en temel ihtiyaçları olan gıda, su, eğitim ve sağlık imkânlarından yoksundurlar.  Gazze halkının yüzde 65'i yoksulluk sınırının altında, %30 ‘u ise aşırı yoksulluk içerisinde yaşıyor. Hastalar tedavi edilemiyor. İlaç ve tıbbi malzeme sıkıntısı had safhadadır. Genel işsizlik %41,7, genç nüfustaki işsizlik ise %66,8’dir.  Geçmişte üç büyük saldırı yaşamış ve halen ara ara devam eden Siyonist rejimin hava saldırıları, Gazze’deki insani kriz ve trajediyi içinden çıkılmaz hale getirmiştir. 

En son geçen hafta BM Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı'nın (UNRWA) Başkanı Philippe Lazzarini’nin açıklamış olduğu raporda, Filistinlilerin tarihlerinde görülmedik bir yoksulluk yaşadığını, Lübnan, Suriye, Ürdün, Gazze ve diğer yerlerdeki Filistinli mültecilerin pandemi nedeniyle her zamankinden daha büyük bir trajedi içinde olduklarını, insanların çöplerden ekmek toplar hale geldiğini ifade etti. Tarihin en uzun abluka ve ambargosu olan bu fiili durum, her açıdan büyük bir zulüm ve insanlık suçudur. Bu ambargonun kalkması için BM, Uluslararası kurum ve kuruluşlar ve ümmet bütün imkanlarını seferber etmeli, Refah Sınır Kapısı’nın açılması için Mısır’a her türlü baskı yapılmalıdır. 

İSHAK SAĞLAM | HÜDA PAR GENEL BAŞKANI

 

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI