Gündem Değerlendirmesi (06.07.2020)

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam’ın 6 Temmuz 2020 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam, yaptığı haftalık gündem değerlendirmesinde; İstanbul Sözleşmesi, Ayasofya Camii meselesi, sosyal medya yasal düzenlemesi, 27. yıldönümünde Sivas ve Başbağlar katliamları, Çin’in kısırlaştırma programı, Astana zirvesi ve işgal rejiminin ilhak girişimi gibi gündemin öne çıkan başlıklarını masaya yatırdı.

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ “USULÜNCE” VE İVEDİLİKLE KALDIRILMALIDIR

“Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetin önlenmesi” gerekçesiyle Mayıs 2011’de imzaya açılan ve 2014’te resmen yürürlüğe giren “İstanbul Sözleşmesi”, kaynaklık ettiği “Cinsel yönelim tercihi” gibi sapkınlıklarla toplumumuzun dini ve insani değerlerini aşındıran meşum çabaların sığınağı olmuştur. Sözleşmeye uyarlanan ilgili yasalar ve saha uygulamaları, sözleşmenin sözde gerekçesini teşkil eden kadına yönelik şiddeti engellemediği gibi, daha da artıran bir mekanizma üretmiştir. Her yıl adına “Onur” dedikleri sapkınlığı teşvik edici etkinliklerin bu yılki safhasında Sayın Cumhurbaşkanı milletin ahlaki ve manevi değerlerini aşındıran taşkınlıklara dikkat çekmiş, herkesi bunlara karşı tavır almaya davet etmiştir. Oysa sapkınlıklara temel teşkil eden sözleşmeye karşı bir karşıtlık zaten vardır. Bu tavrı alması gereken halk değil, siyasi iradedir.

Son olarak Sayın Numan Kurtulmuş da İstanbul Sözleşmesi'nin imzalanması yanlışlığını itiraf ederek halkta oluşan beklentiye işaret etmiş, “Nasıl usulünü yerine getirerek bu sözleşme imzalanmışsa, aynı şekilde usulü yerine getirilerek bu sözleşmeden çıkılır” demiştir. Bu açıklamalar, sapkınlıkta özgürlük aramanın yanlışlığı ve bunun ivedilikle ortadan kaldırılması noktasında bir taahhüt olarak algılanmıştır. Bu konuda derhal fiili adımlar atılmalı, sözleşmeye atılan imza geri çekilerek uyarlanan kanunlar düzeltilmelidir.

AYASOFYA SUİSTİMAL EDİLMEDEN İBADETE AÇILMALIDIR

500 yılı aşkın bir süre cami olarak kutsi bir vazifeyi ifa eden Ayasofya,  bir devrin kapanıp yeni bir devrin açılma zamanına da işaret eden önemli bir fetih ve İslam nişanesidir. Üstad Bediüzzaman’ın “Hem bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur’ân ve cihad hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılınçlarının pek büyük ve antika bir yadigârı olan Ayasofya Câmii…”  tespiti Ayasofya’nın mahiyetini veciz bir şekilde ortaya koymaktadır.

Ne hazindir ki Ayasofya Camii, batıya şirin gözükmeye ve İslam’ın sembollerini bir bir yok etmeye çalışan dönemin yönetimi tarafından ibadete kapatılıp müze yapılmıştır. Sayın Cumhurbaşkanı her ne kadar Danıştay’ı işaret etmişse de Ayasofya Camii bu topraklara aittir. Söz hakkı da bu millete ait olmalıdır. Çıkarılacak bir kararname ile beş yüz sene devam eden vaziyet-i kutsiyesine kavuşturulabilecek Ayasofya Camii siyasete malzeme yapılmamalıdır. Mesele siyasidir, çözüm için yargının adres gösterilmesi doğru değildir. İstanbul’un fetih sembolü olan Ayasofya Camii nasıl ki bir kararname ile müze yapılmış ise aynı yöntemle cami yapılmalı ve daha fazla sürüncemede bırakılmamalıdır.

 SOSYAL MEDYA YASAL DÜZENLEMESİ

Cumhurbaşkanının sosyal medyaya yönelik düzenleme istemesi ile birlikte erişim engeli iddiaları üzerinden sert tartışmalar yaşanmaya devam etmektedir. Türkiye’de sosyal medya platformları hukuki bir denetim mekanizmasından yoksundur. “İfade Özgürlüğü” kavramı henüz sağlıklı bir şekilde tanımlanmamıştır. Hukuk makamları dijital mecraların denetimi konusunda muhatap bulamamaktadır. Medya kullanımı sınırları hususunda ciddi bir belirsizlik söz konusudur. Pek çok sahte hesap üzerinden algı operasyonları yürütülebilmekte, yanlış ve abartılmış bilgiler yayılabilmekte, tehditlerin ve hakaretlerin aleni bir şekilde yapılmasına olanak sağlanmaktadır. Genel edep ve ahlaka aykırı yayın ve paylaşımlar her geçen gün daha da artmaktadır. Mahkemeler talep etmesine rağmen bu suçların faillerine ilişkin bilgiler kurumlarla paylaşılmamaktadır. Bu, hukukun işleyişi açısından önemli bir engel teşkil etmekte ve hem suçların önlenmesi hem de işlenen suçların faillerinin tespiti noktasında sosyal medya platformlarının denetiminin ve gerekirse yaptırıma tabi tutulmasının önemini göstermektedir.

Sosyal medya platformlarının, kişilerin ifade özgürlüklerinin önemli bir aracı olarak görüldüğünün de bilinmesi gerekir. İfade özgürlüğü noktasında Türkiye çoğu zaman eleştirilerin hedefi olmakta ve bireyler yaptıkları eleştiriler sebebiyle de yaptırıma tabi tutulabilmektedir. Bu nedenle birçok kişi, ancak kimlik bilgileri açığa çıkmadığında özgürce konuşabildiğini düşünmektedir. Sosyal medyanın şeffaflaştırılarak hukukun yaptırım öngördüğü suçların muhakkak denetlenebilmesi gerekir. Ancak bu denetleme yapılırken sosyal medyanın siyaset kurumunun güdümüne alınmasına ve siyasi sansür uygulanmasına da engel olunmalıdır. Bu yasa hazırlanırken ilgili tüm tarafların ve toplumun istişaresine açılması ve ifade edilecek eleştiri ve önerilerin dikkate alınması suiistimallerin önünü alacaktır.

 27. YILDÖNÜMÜNDE SİVAS VE BAŞBAĞLAR KATLİAMLARI

Türkiye'nin farklı seslere sahip toplumsal yapısını derinden sarsmak, din ve mezhep üzerinden insanları bir birine kırdırmak amacıyla 2 Temmuz 1993 tarihinde karanlık yapılar tarafından Sivas olayları gerçekleştirilmiştir. Olay öncesinde oluşturulan ortam ve daha sonrasında gelen itiraflar olayın derin bir planın parçası olduğu sonucunu ortaya koymaktadır. Olay sonrasında asıl faillerin ıskalanarak olayın önceden belirlenmiş dindar insanlara yüklenmesi, ateşlenmek istenen fitne ateşinin büyüklüğünü göstermesi açısından önemlidir. Sivas olaylarının hemen akabinde 5 Temmuz 1993 günü projenin ikinci aşamasına geçilmiştir: “Aleviler” adına “sünniler”den intikam alınmıştır.

İnsanlıktan nasibini almamış taşeron örgüt, Erzincan’ın Kemaliye ilçesi Başbağlar köyünü katliama tabi tutmuş, insanları diri diri yakmış ve 33 vatandaşımızı katletmiştir. Cami bile ateşe verilmiştir. Aradan geçen bunca yıla rağmen Başbağlar katliamı ve Sivas olaylarında asıl suçluların ortaya çıkarılmaması, o derin yapıların halen aktif olduklarını göstermektedir. Hukuk devletinin sorumluluğu; farklılıkları düşmanlık ve ayrılıklara dönüştürmek isteyenlere karşı adaleti tavizsiz bir şekilde ikame etmektir. Bu olaylarda devlet hala üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmemiş, olayların aydınlanmasından ziyade üzerinin örtülmesini tercih etmiştir. Bu iki olayın iç ve dış bağlantılarının yanında devlet kurumlarına tekabül eden taraflarının ortaya çıkarılarak hesap sorulması, hukuk devletinin vazifesi olarak hala yerine getirilmeyi beklemektedir.

ÇİN’İN KISIRLAŞTIRMA PROGRAMI

Çin rejiminin Doğu Türkistan’da Müslümanlara yönelik asimilasyon, aile yapısını bozma, ibadet hakkına ve özel mülkiyete müdahale gibi insan hakları ihlalleri, Kazak ve Uygurlara yönelik soykırımı “nüfus planlaması” adımlarıyla devam etmektedir. Azınlıkların yoğunlukta olduğu bazı bölgelerde doğum oranının %60’tan fazla düşmesi Çin yönetiminin azınlık nüfusunun artmasına yönelik sistematik bir politika uyguladığını ortaya koymaktadır. Dünyaya eğitim merkezi olarak lanse edilen ancak Müslüman azınlıkların etnik ve dini asimilasyon ile işkencelere maruz kaldıkları toplama kampları uygulamasının da demografik yapıyı değiştirmek amaçlı olduğu ortaya çıkmıştır.

Çin’in Müslüman azınlıklara yönelik soykırım faaliyetlerine karşı insan hakları kuruluşları ve devletlerin gerekli tepkiyi göstermemesinden cesaret alan Çin rejimi ihlallerini arttırarak devam ettirmektedir. Çin rejimi ile ticari ilişkilerini önceleyen Türkiye de yıllardır bu hak ihlallerini görmezden gelmektedir. Çin’in illegal tecrit ve asimilasyonlarına karşı caydırıcı yaptırımların yürürlüğe girmesi, her devlet ve kuruluşun ihlallere karşı ivedilikle harekete geçmesi gerekmektedir. Aksi takdirde her türlü hak ihlaline maruz kalan Müslüman nüfus yok olma sürecine girecektir.

ASTANA ZİRVESİ

Türkiye, İran ve Rusya’nın katılımıyla gerçekleştirilen Astana zirvesinde siyasi çözüme yönelik iradenin ortaya konulması önemli olmakla birlikte, bugüne kadar varılan uzlaşı sahada ortaya konulamamış, taraflar sorumluluklarını yerine getirmemiştir. 3’lü anlaşmalarda çatışmasızlık bölgeleri olarak uzlaşılan alanlardan silah tahliyesi sağlanamamış, askeri operasyonlar sivilleri hedef almaya devam etmiştir. Diplomatik müzakerelerde varılan uzlaşının sahada da ortaya konulabilmesi için taraflar sivillerin güvenliğini sağlayacak adımlar atmalıdırlar. Askeri çatışmalar devam ederken müzakerelerden sonuç alınması ve sivil güvenliğinin sağlanması mümkün değildir. Bundan sonraki süreçte müzakereler ve yeniden imar faaliyetleri ivedilikle başlatılarak Suriye’nin güvenli hale gelmesi sağlanmalıdır. Türkiye ve İran Suriye sorununun çözümünde garantör ülkeler olarak daha fazla sorumluluk üstlenmelidirler.

İŞGAL REJİMİNİN İLHAK GİRİŞİMİ

Kudüs ve Filistin toprakları bütün uluslararası anlaşmalar ve evrensel hukuk ayaklar altına alınarak işgal ve ilhak edilmeye devam edilmektedir. İslam ülkelerinden ise kınama ve ‘Filistin halkıyla dayanışma’ mesajları dışında işgali durduracak bir irade görülmemektedir. Bu da işgal rejimini daha da pervasız kılmaktadır. 3 milyon Filistinli ile birlikte 132 Yahudi Yerleşim yerinde 430 bin Yahudi’nin yaşadığı Batı Şeria, 1967 yılından beri işgal altındadır. İlhak edilmesi ise an meselesidir. 

Bu bölge Batı Yaka’nın yüzde 30’una ve burada yaşayan Filistinli nüfusun yüzde 4,5'ine tekabül etmektedir. İlhak girişimine karşı Filistinlilerin yardım çağrıları ise bugüne kadar ciddi anlamda bir karşılık bulamamıştır. Batı Yaka ve Ürdün Vadisi’nin ilhakının engellenebilmesi için acil bir eylem planı devreye sokulmalıdır. Kudüs ve bütün Filistin’in işgalden kurtulması için gerekli adımlar atılmalı, İslam âlemi vakit kaybetmeden bir araya gelerek çözüm yolları aramalıdır.

İSHAK SAĞLAM | HÜDA PAR GENEL BAŞKANI

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI