Gündem Değerlendirmesi (03.03.2020)

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam’ın 3 Mart 2020 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

Genel Başkanımız Sayın İshak Sağlam tarafından yapılan haftalık iç ve dış gündem değerlendirmesinde; 28 Şubat Postmodern Darbesi, Kanunlarla yıkılan Aile Kurumu, Türkiye’de meydana gelen depremler, Suriye’deki kaotik durum, Hindistan’da Müslüman katliamı gibi gündemin öne çıkan başlıkları ele alındı.

28 Şubat Postmodern Darbesi

Türkiye tarihinin kara lekelerinden biri olan 28 Şubat postmodern askeri darbesinin üzerinden 23 yıl geçti. Failleri hakkında bir yargı süreci başlatılmasına karşın kamu vicdanını rahatlatacak, adaleti tesis edecek ve mağduriyetleri giderecek şekilde bir neticeye varılmadan davalar kapatılıp yargılama süreci durduruldu.

Hesabı sorulmayan her darbenin yeni darbelere sürekli alan açtığı, devam eden darbecilik geleneği ile ortaya çıkmıştır.

FETÖ’nün 15 Temmuz darbe kalkışması toplumsal bir birliktelikle püskürtülmesine rağmen hesap sorma safhası bir kez daha manipüle edilerek asıl faillerin birçoğu ıskalandı. Son günlerde karanlık bazı mahfillerce yeniden darbe senaryoları dolaşıma sokulmaktadır.

ABD’nin düşünce kuruluşlarından Rand Corporation’un yayınladığı raporda; Türkiye’de darbe ihtimalinin hala var olduğu belirtilerek siyaset kurumu açıkça tehdit edilmektedir. Eski Türkiye’nin darbe geleneği ve vesayetçilik kültürünün geride kalabilmesi için darbe süreçlerini tetikleyen unsurların ortadan kaldırılması ve yeni bir anayasa yapılması sivil siyasetin en önemli sorumluluğudur.

Bununla birlikte 28 Şubat süreci ve FETÖ yargısı tarafından ağır cezalara mahkum edilen tüm mağdurlar için yeniden yargılama yolunun açılması, atılması gereken zorunlu bir adım olarak halen beklemektedir. 

Aile Kurumumuzu Kendi Elimizle Yıkıyoruz

TÜİK’in “2019 Evlenme Boşanma İstatistikleri” raporuna göre 2019 yılında gerçekleşen evlilik oranları bir önceki yıla göre % 2,3 azalırken, boşanma oranları da bir önceki yıla göre % 8 oranında artış göstermiştir. Bu rakamlar, aile yapımızın direnç noktalarının kırılmakta olduğunu ortaya koymaktadır.

Bunda yıkıcı faaliyetlerin yanı sıra 6284 sayılı yasa ile İstanbul Sözleşmesinin lokomotif görevi görmesinin de etkisi büyüktür. Aile ortamında en küçük bir tartışma bile kanunlar nezdinde boşanma sebebi olarak kabul edilebilmekte ve erkek tarafına ağır ve süresiz sorumluluklar yüklemektedir.

Aralarında Polonya, Macaristan ve Rusya’nın bulunduğu kimi ülkeler, toplumsal maslahatlarını gözeterek sapkın akımlara karşı tedbirler geliştirirken, Müslüman bir toplum olarak bizde ahlaki çöküntüye yol açacak bu tür organizasyonlar maalesef olağanüstü bir şekilde destek görmeye devam etmektedir.

BM, AB ve birçok Avrupa ülkesinin fonladığı yıkıcı akımlar, ellerine geçen devasa maddi imkânlarla faaliyetlerinin çapını daha da genişletmektedirler. İçişleri Bakanının ifadesiyle bu tür yıkıcı faaliyetlerde bulunan bir derneğin Ankara şubesine Amerikan elçiliği tarafından 22 milyon dolar maddi destek sağlandığı basında yer aldı. Yine bir kadın derneğinin Türkiye’nin yarısını sapık olarak gösterdiği projesine Finlandiya’nın 1 Milyon TL destek sağladığı daha önce kamuoyuna yansımıştı.

Bütün bu teşvikler, Suriyeli muhacirleri ülkelerine almayan ve maddi yükünü de paylaşmayan batının aile kurumumuzun ifsadına yönelik projelere kaynak aktarmada ne kadar cömert davrandığını göstermektedir.

Aile kurumunu hedef alan ve küresel sermayeye dayanan faaliyetlere karşı mutlaka harekete geçilmelidir. Küresel sermayenin sağladığı bu imkanlar ve hazırlanan yıkıcı ajandalar dikkatle incelenmelidir. Aile kurumuna yönelik yıkıcı faaliyetler mutlaka durdurulmalı, ilgili sözleşme ve kanunların yeniden gözden geçirilmesi bu anlamda aciliyet arz etmektedir.

Depremler 

Türkiye’de son çeyrek asırda meydana gelen depremlerde binlerce vatandaşımız hayatını kaybetmiş ve birçok bina yıkılmıştır. Bundan sonra meydana gelebilecek muhtemel depremlerde çarpık kentleşme ve dayanıksız yapılardan kaynaklı yıkım ve tahribatın önüne geçmek için ciddi tedbirler alınmalıdır.

Özellikle son yaşanan depremlerde kırsal kesimlerdeki topraktan evler tamamen yıkılmakta, can ve mal kaybı artmakta, köylülerin geçim kaynağı olan hayvanlar telef olmaktadır.

Bu nedenle fay hattında olan bölgeler mercek altına alınarak vatandaşlarımızın depreme dayanıklı evlerde yaşayabilmeleri için gerekli destek sağlanmalıdır.

Yaşanan son depremle Van’ın Başkale ilçesine bağlı üç köyün yerle bir olması, depreme dayanaksız toprak ve kerpiç evlerin yerine depreme dayanıklı konutlar yapılması zaruretini bir kez ortaya koymuştur. Hiçbir şey vatandaşlarımızın can güvenliğinden daha değerli değildir.

Deprem öldürmez, yapı öldürür düşüncesiyle vatandaştan toplanan deprem vergisi ile fon oluşturulmalıdır. Bu fon ile depreme dayanıksız yapılar güçlendirilmeli veya tekrar inşa edilmelidir. Her bölgenin kendisine has coğrafi konumu gözetilerek mimari tasarımlar yapılmalıdır.

Suriye Sorunu Müzakere Masasında Çözülmelidir!

Soçi ve Astana zirveleriyle güvenli bölge ilan edilen ancak Rusya ve Suriye rejimin saldırılarına maruz kalan İdlib’te süreç tehlikeli bir noktaya evirilmiştir.

Suriye’de iç savaşın başlangıcından bu yana siyasi süreci sabote eden, kaotik durumun sürdürülmesine yönelik strateji izleyen Rusya ve ABD’nin arzuladığı Türkiye’yi savaşan taraflardan biri haline getirme sürecinin başlamak üzere olduğu görülmektedir.

TSK’nın rejim güçlerince hedef alınmasının ardından Türkiye, Suriye stratejisinde ABD ve NATO eksenine yönelmemelidir. Mülteci akını ve sınır güvenliği açısından Türkiye’yi olumsuz yönde etkileyen iç savaşta ABD, Türkiye aleyhine bir politika izlemiş ve sınır güvenliğini tehdit eden unsurları silahlandırmaktadır. Bundan sonraki süreçte Suriye iç savaşında yeniden söz sahibi olmak isteyen ABD, Türkiye’yi ‘vekil güç’ olarak planına dahil etmeyi amaçlamaktadır.

Türkiye, asla ABD’nin bu planına dahil olmamalı, Suriye ile topyekûn fiili bir savaşa girmemelidir. Operasyon, sivillere yönelik katliamların ve yeni göç dalgalarının durdurulması ile rejimi anlaşmalara uymaya zorlamak için olmalıdır. Kaotik durumun sona ermesinin tek yolu siyasi müzakeredir. Çatışmanın boyutu derinleşmeden ve müzakere şansı ortadan kalkmadan Türkiye ve İran önderliğinde, bölge ülkelerinin desteğiyle Rusya ve ABD’nin dahil olmadığı bir müzakere süreci başlatılmalıdır. Kalıcı ateşkes, tüm unsurların dahil edildiği yeni anayasa yazımı, seçim ve yeniden inşa süreci hızla başlatılmalıdır.

Hindistan’da Müslüman Katliamı

Cammu Keşmir bölgesini yaptırım ve katliamlarla açık hava hapishanesine dönüştüren faşist Hindistan yönetimi, yeni vatandaşlık yasası ile gayrimüslim göçmenlere vatandaşlık vermesine karşın yerli Müslümanları kapsam dışı bırakmıştır. Bu ayrımcı uygulamayı protesto eden Müslümanlar ise Hindular tarafından hedef alınmakta, ev ve iş yerleri kundaklanmakta,  linç edilmek suretiyle katledilmektedir.

Hindistan ‘güvenlik güçleri’ gözetiminde gerçekleştirilen katliam ve Müslümanları ötekileştirici uygulamalar yeni bir soykırımın habercisidir. Keşmir’deki hak ihlallerine karşı İslam ülkelerinin sessiz kalmasından cesaret alan Hindistan yönetimi, Hindistan içerisinde de Müslümanları bypass edecek adımlara yönelmektedir.

Hindistan meselesi; dünyada zulme uğrayan, hakları ihlal edilen, siyasi ve toplumsal lince maruz kalan bütün Müslümanların haklarını muhafaza edecek bir oluşumun gerekliliğini bir kez daha ortaya koymaktadır. İslam İşbirliği Teşkilatı bu noktada aktifleşmeli, Hindistan yönetimi caydırıcı yaptırımlara maruz bırakılmalıdır.

İshak SAĞLAM | HÜDA PAR GENEL BAŞKANI

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI