10 ARALIK İNSAN HAKLARI GÜNÜ MESAJIMIZ

“10 Aralık İnsan Hakları Günü”ne ilişkin bir mesaj yayımlayan Hukuk İşleri Başkanlığımız, adaletin sağlanmadığı koşullarda insan haklarının korunabilmesinin mümkün olamayacağına dikkat çekti.

/ BASIN AÇIKLAMALARI / Küçült | Büyüt

İslam Medeniyetinde, insan haklarının kaynağı vahiydir. Kur’an’ı Kerim, Resulullah (sav)’in siyreti ve özellikle İslam Peygamberinin Veda Haccı Hutbesi pazarlık konusu dahi edilemeyecek olan bu haklara işaret etmektedir.

İlk insan Hz. Adem (as) ile birlikte insan hakları da var olmuştur. İnsanı yeryüzünde kendisine halife olarak seçen ve onu diğer yaratılmışlar içinde şerefli kılan Allah’(cc)tır.

Allah’(cc)ın insana verdiği şerefi korumak onun hilafet görevine layık olarak yaşamasını sağlamak, insan olarak hakkının tam olarak verilmesi ile mümkündür.

İnancımız, insanın değerinin korunması için “Beş temel hakk”ı belirleyip güvence altına almıştır. Diğer tüm haklar ise bu hakların altında kümelenmiştir. “El Usul’ül Hamse” denilen ve güvence altına alınan bu temel haklar can, mal, din, akıl ve nesil emniyetidir, hakkıdır.

İslam’ın, insan haklarının ana kaynağı olan can, mal, akıl, din ve nesil hakkını güvence altına almasının üzerinden on dört asır geçtikten sonra batı dünyasında birçok tartışmanın ve çatışmanın ardından insan hakları konusunda bazı gelişmeler yaşanmıştır.

Bu gelişmelerin sonucu olarak, insanın doğuştan sahip olduğu değer ve haysiyetin, hakların bütününe kaynaklık ettiği ve bu hakların evrensel olduğu düşüncesini esas alan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi BM Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948 yılında kabul edilmiştir.

Bu beyannameye göre “Bütün insanlar hür, haysiyet ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler ve birbirlerine karşı kardeşlik fikri ile hareket etmelidirler.” (m.1) Aynı şekilde; herkesin, hiçbir ayrım gözetilmeksizin (dil, din, ırk vs.) ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabileceği (m.2); yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliğinin herkesin hakkı olduğu (m.3.); hiç kimse kölelik veya kulluk altında bulundurulamayacağı, (Madde 4); işkencenin yasak olduğu (m. 5); yasa önünde herkesin eşit olduğu (Madde 7); herkesin mahkemelere başvurma hakkının bulunduğu, keyfi olarak kimsenin tutuklanamayacağı ve tarafsız mahkemelerde adil yargılanmayı talep edebileceği (Madde 8,9,10); Özel Hayatın Gizliliği (m.12), Sığınma Hakkı (m. 14), Aile Olma Hakkı (M. 16), Mülkiyet Hakkı (m. 17), herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahip olduğu (m.18) herkesin çalışma hakkının bulunduğu (m. 23), herkesin sağlık (m. 25), eğitim (m.26), kültürel yaşama serbestçe katılma (m.27) haklarının bulunduğu bu beyannamenin temel başlıklarıdır.

Buna rağmen, günümüzde insanların ırkından, renginden, cinsiyetinden, dilinden, din ve mezhebinden, inancından, etnik kimliğinden, siyasi-vicdani ve felsefi kanaatinden bağımsız olarak, insan olmasından doğan hakları ve dokunulmazlıkları olduğu temel fikri dünya çapında yeterli konuma gelememiş ve bütün bunları koruyacak adil bir mekanizma geliştiril(e)memiştir. Bunun temel sebepleri de emperyalist devletlerin diğer devletler üzerinde kurduğu tahakküm, diktatörlerin iktidarlarını devam ettirmek için ülkelerindeki insan haklarını yok sayan baskıcı yönetimleri ve insan hakları ihlallerine karşı çifte standartlı yaklaşıma sahip BM’nin veto yetkisi olan ülkelerin amacına hizmet eden bir yapıda olmasıdır.

İnsan hakları ihlallerinde bu kadar yaygın birçok neden olmakla birlikte güç dengelerini elinde tutan sömürgeci devletlerin rekabetleri ile onların çıkar savaşlarının rolü de büyüktür.

Bugün dünyanın birçok yerinde, özel olarak İslam coğrafyasında; yaşanan savaşların ve insan hakları ihlallerinin kaynağında demokrasi, barış, özgürlük, insan hakları gibi kavramların arkasına gizlenerek dünyayı sömürmek isteyen emperyalist devletler ve onların işgallerini meşrulaştıran uluslararası kurum ve kuruluşlar vardır.

Devletlerin kendi beka sorununu insan haklarını ihlal etmeye gerekçe olarak görüyor olması da önemli bir sıkıntı olarak önümüze çıkmaktadır. Çünkü tarih bize bunun aksini söylemektedir. Meşru gücün devamlılığı ve devletin bekası insan haklarına koşulsuz riayet etme ve korumayla mümkündür. Buna riayet etmeyen güç ve iktidarlar silinip gitmeye mahkûmdur.

Bugün maalesef Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de evrensel insan hakları değerler bütününü tümüyle yaşatabilme amacının çok uzağındayız. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra OHAL kapsamında amacının dışına taşan güvenlik tedbirleri (tutuklama, yakalama, gözaltı, gösteri ve toplantı yürüyüşlerine müdahaleler, örgütlenme hakkı engellemeleri; KHK’larla yaşatılan mağduriyetler, düşünce ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasından kaynaklı yargılamalar vs.) de bu kapsamda değerlendirilmelidir. Aynı şekilde toplumun geneline yayılan şiddet sarmalı, ekonomik krizin doğurduğu diğer mağduriyetler (başta işsizlik problemi ve bu nedenle artan intiharlar ile yaşanan aile dramları) ve cezaevlerindeki olumsuz yaşam koşulları (insani yaşam koşullarındaki sıkıntılar, cezaevlerinde büyüyen çocuklar vs.)  da ülkemizdeki insan hakları ihlallerinin yaygın örnekleridir.

Yaşadığımız ülke başta olmak üzere, İran, Suriye, Irak, Mısır, Afganistan, Bangladeş, Arakan, Libya, Tunus, Cezayir, Yemen’de yaygın olarak devlet eliyle, bazen de farklı örgütler veya kimi fertler eliyle İnsan hakları ihlalleri yaygın olarak yaşanmakta ve her geçen gün bu anlamdaki yaralar derinleşmektedir. Bir çok yerde şiddet ve kaos yaygınlaşmış, hatta sıradanlaşmıştır. Savaşlar işgaller ve iç çatışmalar nedeniyle insanlar yoksulluk ve açlıkla karşı karşıya kalmakta, yaşam hakları dâhil insanca yaşama dair tüm hakları ciddi tehdit altındadır.

Bugün batılı emperyalist güçler tarafından yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip ülkelerin mallarına zenginliklerine el konulmakta, bu ülkelerin halkları açlığa ve sefalete mahkûm edilmektedir.

Dünya petrol üretiminin % 65’i, Dünya doğalgaz üretiminin % 55’i, Dünya doğal kauçuk üretiminin % 70’i, Dünya uranyum kaynaklarının % 40’ı, İslam ülkelerindedir.

Dünya nüfusunun 1.7 milyarı Müslüman. Bunun %24’ü İİT üyesi ülkelerin vatandaşıdır. İİT ülkelerindeki nüfusun %21’i (350 milyon kişi) aşırı yoksulluk şartlarında yaşıyor.

BM’nin açıklanan son raporunda, 2020 yılında korunmaya ve acil yardıma muhtaç 168 milyon kişiye ulaşabilmek için 29 milyar dolar yardıma ihtiyaç duyulduğu belirtildi.  Aslında yaşananlar, insani krizdir. Bu sonuç dünyadaki sömürünün ve adaletsiz paylaşımın boyutunu gözler önüne sermesinin yanında aynı zamanda BM’nin acziyetini de göstermektedir. Barışın ve adaletin sağlan(a)madığı koşullarda hayat hakkının dahi korunabilmesi mümkün olamamaktadır.

Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi’nin uygulanmasını sağlaması gereken BM, bugünkü yapısıyla maalesef insan haklarını ihlal eden küresel güçlerin çıkarlarına hizmet eden bir konumdadır. Bu nedenle dünya genelinde insan haklarını koruma görevini icra edecek caydırıcı yeni bir kurumsal mekanizmaya şiddetle ihtiyaç vardır. Bunu temin etmek öncelikli görevlerimiz arasında olmalıdır.

İslam ülkelerindeki adaletsizlik, haksızlık ve zulümler karşısında Rabbimizin şu mesajıyla bir kez daha seslenmek istiyoruz: “Ey iman edenler, adil şahidler olarak, Allah için, hakkı ayakta tutun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adaletli olun. O, takvaya daha yakındır. Allah'tan korkup-sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.” (Maide Suresi-8)

HÜDA PAR HUKUK İŞLERİ BAŞKANLIĞI

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI