Gündem Değerlendirmesi (29.07.2019)

Partimizin 29 Temmuz 2019 tarihli gündem değerlendirmesi;

/ GÜNDEM DEĞERLENDİRMELERİ / Küçült | Büyüt

Genel Merkezimiz tarafından yapılan haftalık iç ve dış gündem değerlendirmesinde; İdlib’teki katliamlar, hukuksuzca tutuklanan Şeyh Zakzaki, Filistin’de devam eden yıkım ve insani dram, Suriyeli mülteciler ve faiz bağımlı ekonomi gibi konu başlıkları ele alındı.

İDLİB’TE KATLİAMLAR DURDURULMALIDIR

Türkiye, Rusya ve İran, 4-5 Mayıs 2017'deki Astana toplantısında, İdlib ve çevresini "Gerginliği Azaltma Bölgesi" ilan etmiş, ancak ateşkes ihlallerine karşın Soçi’de 17 Eylül 2018 günü ek bir mutabakat daha imzalamışlardı. Ateşkes sürecinden bu yana 553 binden fazla sivil, saldırılar sebebiyle yerlerinden edildi. Rusya ve rejim güçleri tarafından gerçekleştirilen saldırılarda en az 606 sivil yaşamını yitirdi. Ateşkes sürecinde savaş halinden daha fazla çocuğun katledildiği ortaya çıktı. 24 Haziran’dan bu yana ise en az 33 çocuk katledildi. Sivil halka yönelik bu saldırıları kınıyor ve bir an önce İdlib mutabakatının hayata geçirilmesini ümit ediyoruz.

3 milyon kişinin yaşadığı İdlib’de saldırılar artık tıbbi tesis, fırın, okul, pazar yerleri gibi kalabalık ve sivillere hizmet veren yapılara yönelmiştir. İdlib’de savaş suçu işlenmekle beraber Suriye iç savaşının müzakere yoluyla çözüm süreci baltalanmaktadır.  Sivil ölümlerine karşı garantör ülkeler olan Türkiye ve İran’ın sorumluluk alarak müzakere sürecini yeniden başlatmaları zaruridir.  İdlib’in silahtan arındırılarak siviller için güvenli bir alan haline getirilmesini sağlamak iki devlet için de öncelikli gündem maddesi olmalıdır. Suriye’de çatışma, saldırı ve sivil kayıplar kaos sürecini devam ettirecek ve müzakere yolunu tamamen kapatacaktır.

ŞEYH ZAKZAKİ SERBEST BIRAKILMALIDIR.

Nijerya İslami Hareketi Lideri Şeyh İbrahim Zakzaki, 2015 yılında Nijerya ordusunun saldırısı sonrasında eşi ile birlikte yaralı olarak tutuklandı, ancak 2016 yılında mahkemenin serbest bırakılması yönündeki kararı Nijerya hükümeti tarafından uygulanmadı.  2015 yılından bu yana tutuklu bulunan Zakzaki’nin sağlık durumunun kötü olduğu, kanında kurşun gibi zehirli maddelerin bulunduğu ve tedavisinin mutlaka yurtdışında yapılmasının gerektiği açıklandı. Sağlık imkânlarından yararlanmasına izin verilmeyen Zakzaki’nin hayatını kaybetmesinden endişe edilmektedir.

Zakzaki ve tutuklu bulunan eşinin serbest bırakılması için halk tarafından düzenlenen protesto gösterilerine yönelik polis müdahalesinde en az 25 kişi hayatını kaybetti. Gerçek mermilerle müdahale edilen göstericilerin bir kısmı polis sorgusunda iken yaşamını yitirdi. Yaralılara da tedavi olma imkânı verilmedi. Aynı şekilde 2015 yılındaki gösterilere yönelik polis müdahalesinde de İnsan Hakları İzleme Örgütü’ne göre 300 kişi yaşamını yitirmiş ancak Nijerya hükümetine her hangi bir yaptırım uygulanmamıştı.

Bangladeş’te bir birinden değerli birçok âlimini,  Mısır’da Muhammed Mursi’yi kaybeden İslam ümmeti, Zakzaki’nin de katledilmesine izin vermemeli ve Nijerya hükümetinin gayrı hukuki uygulamalarına karşı sesini yükseltmelidir. Zakzaki’nin zehirlendiğine dair iddialar ivedilikle soruşturulmalı, tedavi süreci başlatılmalı ve sivil göstericilere yönelik katliamların durması için uluslararası kuruluşlar harekete geçmelidir. Müslüman toplumları ve Dünya Müslüman Âlimler Birliği’ni Şeyh İbrahim Zakzaki’ye daha geç olmadan sahip çıkmaya davet ediyoruz.

FİLİSTİN’DE YIKIM VE İNSANİ DRAM DEVAM EDİYOR.

İşgal altındaki Doğu Kudüs'te "güvenlik tehlikesi oluşturduğu" gerekçesiyle Filistinlilere ait evler işgal rejimi tarafından yıkılıyor. 1995 yılında imzalanan Oslo antlaşmasına göre bir bölümü işgal altında bir kısmı ise Filistin Özerk Yönetimi kontrolü altında olan bölgede gerçekleştirilen yıkımlar uluslararası hukuka aykırı olarak sürdürülmekte ve etnik bir temizlik hedeflenmektedir.

Yüzyılın antlaşması adıyla bilinen ihanet planının ekonomik boyutunun ele alındığı Bahreyn Çalıştayı’nın ardından siyonist işgal rejiminin zulümleri hız kazanmış,  gizli etnik temizlik süreci aleni hale dönüşmüştür. Filistin Yönetimi’nin, bu yıkımlar nedeniyle işgal rejimiyle daha önceden yapılan tüm antlaşmaları askıya alması anlamlı ve doğru bir karar olup Filistinli direniş grupları arasında bir vahdete ve güç birliğine vesile olacak bir zemin oluşturmuştur.

Doğu Kudüs’te gerçekleştirilen yıkımların yanı sıra Gazze Şeridi’nde hastaneler ve sağlık merkezlerinde yaşanan ilaç krizi ciddi bir boyuta ulaşmış, Gazzeli hastaların %50’si tıbbi tedaviden mahrum kalmıştır. Aynı zamanda Gazze’deki suların yüzde 97’sinin içmeye elverişli olmadığı açıklanmış ve Birleşmiş Milletler tarafından gerekli önlemlerin alınmaması halinde 2020 yılında yer altı sularının tükeneceği uyarısında bulunulmuştur. Gazze’de insani krizin, Batı Şeria’da ise yıkım ve baskının hızla arttığı bir süreçte işgal rejimiyle normalleşme adımları Müslüman kamuoyu tarafından kabul görmemeli, Filistin meselesi tüm dünyada ilk gündem maddesi haline getirilmelidir. İşgal, yıkım ve katliamlara karşı Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi kuruluşları da daha etkin adımlar atmaya davet ediyoruz.

SURİYELİ MÜLTECİLER

Suriyeli mültecilere yönelik son günlerde bir politika değişikliğine gidildiği anlaşılmaktadır. Memleketlerinde yaşanan iç savaş ve insani felaketlerden ötürü bize sığınmış Suriye vatandaşlarını bugüne kadar hep kardeş bildik. Bağrımıza basarak insani açıdan hiçbir şey esirgemedik. Bu anlayış, siyaset kurumunun, devletin ve de vatandaşın ortak eylemi, ortak söylemi olduğu için sayıları beş milyonu geçtiği halde bugüne kadar ciddi anlamda bir sorun yaşanmadı. Huzur bozulmadı. Suriyelilerden toplumsal anlamda bir rahatsızlık oluşmadı. Ancak bugün Suriyelilerin varlığının bir milli güvenlik problemi olduğu algısı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Başta siyaset kurumunun bu dili kullanması ile birlikte pek çok Suriyeli kardeşimizin sınır dışı edildiği veya kamplara doldurulduğu duyumları kaygı vericidir.

Türkiye, Suriye savaşında garantör ülkelerden biridir. Dönüş için güvenlik, insani ihtiyaçların temini ve yaşam için gerekli olan diğer gereksinimler noktasında ortamın elverişli olmadığını en iyi bilen ülkedir. Hükümet, can ve mal güvenliğinin sağlanamayacağı bir ortama hiç kimseyi göndermemelidir.  Bir nevi açık hava hapishanesi niteliğindeki kampları ailelilerle doldurmamalıdır. Bunun yerine dış politikada ağırlığını koyarak Suriye meselesinin kesin bir şekilde çözümü ve barış ortamının tesisi için daha fazla inisiyatif almalı, bu süre zarfında kayıt altında bulunan Suriyeli kardeşlerimizden istifade etmelidir.

Mültecilerin kimseye muhtaç olmamak ve kendi imkânları ile hayatlarını idame etmek amacıyla açtıkları işyerlerine koydukları Arapça tabelalara yönelik hazımsızlık, toplumdaki ayrışmayı tetiklemekte ve usulüne uygun bir şekilde ticari faaliyet yürüten, vergi veren, istihdam sağlayan pek çok Suriyeli kardeşimizi zor durumda bırakmaktadır. Siyasilerin kutuplaştırıcı üslubu halkları karşı karşıya getirmekte ve linç kültürünü tetiklemektedir. Bu konu ile alakalı bir mevzuat varsa, herkese eşit olarak işletilmelidir. Türkiye’de işyeri tabelalarının yarısına yakını İngilizce, Almanca, Fransızca hatta Rusça olduğu halde sırf Arapça işyeri isimleri ve tabelalara uygulanan yasaklar adil değildir. Muhacirlerin başkalarına muhtaç olmadan gelir elde etme çabalarının teşvik edilmesi gerekirken engellemelerle karşılaşmaları, toplumda asayişin bozulmasına zemin hazırlayacaktır. Meşru yollardan kazanç sağlamanın engellenmesi, insanları gayrı meşru yollara sevk edecektir. Bu anlamda hükümet, gereken hassasiyeti göstermelidir.

EKONOMİ FAİZ BAĞIMLILIĞINDAN KURTARILMALIDIR

Merkez Bankası 25 Temmuz günü aldığı bir kararla faizde 425 baz puanlık bir indirime gitti. Böylece 24 olan politika faizleri 19.75’e indirilmiş oldu. Faizlerin indirilmesi piyasada da hemen etkisini gösterdi. İnşaat ve emlak sektöründe hafif de olsa kımıldamaların görüldüğü ifade ediliyor. Ancak faize dayalı ekonomik sistemden kurtulmadıkça toplumsal sıkıntılar devam edecektir. Öte taraftan bu şekilde faiz sisteminin ekonomi politikalarının merkezinde tutulmaya devam edilmesi; bağımsız, özgün ve yerli bir ekonomi modelinin oluşmasını engellemektedir.

Türkiye'de ekonomi sistemini ve sorunlarını bu dar çerçevede değerlendirmek büyük bir handikaptır. Geçen ağustos ayında meydana gelen kur yükselişi sonrasında Merkez Bankası, beklentilerin çok ötesinde bir anda çok yüksek bir faiz artırımına gitti. Adeta %25'lere yapışan faiz, orada çakılı kaldı. Merkez Bankasının faiz indirerek ve artırarak fiyat istikrarını korumaya çalışması, aslında sorunun başlangıç noktasıdır. Fiyat istikrarını korumanın birçok yol ve yöntemi olmasına karşın, faizin bu işin merkezine oturtulması sorunlu bir zihniyet olmakla beraber Türkiye’nin de küresel ekonomi sistemine bağımlı hale getirilmesidir. Paradan para kazanma yolu kapatılmadığı veya zorlaştırılmadığı müddetçe ekonomi düzlüğe çıkmaz.

Merkez Bankası, kurumsal olarak masaya yatırılmalı, sadece fiyat istikrarını koruyan bir kurum olmanın ötesinde başka görev ve sorumluluklarla da donatılmalıdır.  Ülkenin istihdam sorununun çözümüne ve kalkınmasına da doğrudan veya dolaylı olarak katkı sağlamalıdır. Ülkenin, kurumların, firmaların ve hatta tek tek bireylerin faizle bu oranda içli dışlı hale getirilmesi, ekonominin büyük oranda kredi ve dolayısıyla faizle işler duruma gelmesinde mevcut iktidarın sorumluluğu göz ardı edilemez. İnsanların faizle yaşamaya mecbur bırakılması ve faizle iş yapanlara çeşitli avantajlar sağlanması, bizi faiz toplumuna dönüştürmüştür. Bunun yerine faizsiz iş yapmanın önünün açılması, teşvik edilmesi ve avantajlar sağlanması gerekir. Bu yapılmadığı müddetçe ekonominin küresel spekülatörlerden korunması mümkün değildir.

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI