Haber dosyasını indirin
İndir
Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, Meclis’te düzenlediği basın toplantısında; şiddet sorunu ile Kürt meselesinin çözümüne dair sundukları kanun teklifi taslağını hatırlarak "Meclis en geniş bir mutabakatla bir kanun çıkaralım. Silah bırakan, şiddetle arasına mesafe koyan ya da zaten koymuş bulunan kim varsa bunlarla ilgili bir düzenleme yapalım ve bu türden kişiler ya da örgütlerle ilgili nasıl bir muamele yapılacağını biz belirleyelim." çağrısında bulundu.
Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde basın mensuplarıyla kahvaltılı basın toplantısında bir araya geldi. Yapıcıoğlu; şiddet sorunu ile Kürt meselesinin birbirinden ayrılması gerektiğine dikkat çekerek, yeni anayasa, ekonomi, faili meçhul cinayetler, başıboş köpek sorunu ve siyonist işgal rejiminin Gazze ablukasına dair önemli açıklamalarda bulundu.
"Şiddet sorunu ile Kürt meselesi
birbirinden bağımsızdır"
Meclis'te kurulan komisyonun şubat ayı
itibarıyla çalışmalarını sonlandırdığını ve raporunu Meclis Başkanlığına
sunduğunu hatırlatan Yapıcıoğlu, Türkiye'deki sorunun tek boyutlu olmadığını
vurguladı.
Yapıcıoğlu, "Türkiye'nin mutlaka
halletmesi gereken bir şiddet sorunu var. Bunu farklı şekillerde isimlendirmek
mümkündür ama sonuç itibarıyla vardığı nokta, 40 yılı aşkın bir süredir bir
şiddet ortamının var olduğu ve bunun mutlaka çözülmesi gerektiğidir. Bir de
bundan bağımsız olarak, bir asrı aşkın bir süredir var olan bir Kürt meselesi
vardır. Bu ikisi birbirinden bağımsızdır, birisi diğerinin nedeni veya sonucu
değildir; bize göre iki ayrı meseledir. Biz birincisine şiddet sorunu,
ikincisine de mesele demeyi tercih ediyoruz. Bize göre her ikisi de mutlaka
çözülmelidir; bu bir tercih değil, bir zorunluluktur." ifadelerini
kullandı.
Sürece başından beri destek verdiklerini
belirten Yapıcıoğlu, samimiyet, kararlılık ve irade ile meselenin çözümünün
mümkün olduğunu defaatle dile getirdiklerini hatırlattı.
"Somut olarak kanun teklifi öneren
tek parti HÜDA PAR'dır"
Komisyona sundukları raporun en somut ve
dişe dokunur raporlardan biri olduğuna dikkat çeken Yapıcıoğlu, raporun ekinde
11 maddelik bir kanun teklifi taslağı sunduklarını belirtti.
Yapıcıoğlu, "Diğerleri yasal
düzenlemenin yapılması gerektiğiyle ilgili yuvarlak cümleler kurdular, bazı
taleplerde bulundular ama biz somut olarak ortaya bir şey koyduk. Bu kanun
teklifimizi Meclis Başkanlığına resmi bir teklif olarak sunmak yerine, üzerinde
tartışılabilecek bir zemin olması için komisyon başkanlığına sunduk. Meclis
Başkanlığına sunmadan önce bunu Sayın Cumhurbaşkanıyla da paylaştık. AK Parti,
CHP, DEM Parti, MHP, İYİ Parti ve Yeni Yol grubuna, hatta grubu olmayan
partilere de verdik. Geri dönüş yapanların önemli bir kısmı olumlu dönüş yaptı
ve üzerinde tartışma yapılacak iyi bir zemin olduğunu söylediler." dedi.
"Şiddet sorununun muhatabı silahlı
olanlar, Kürt meselesinin muhatabı ise Millet Meclisidir"
Sürecin yavaşlaması durumunda tıkanma
riskinin doğabileceği uyarısında bulunan Yapıcıoğlu, şiddet sorunu ile Kürt
meselesinin muhataplarının farklı olduğuna işaret etti.
Yapıcıoğlu, şunları kaydetti:
"Şiddetle ilgili sorunun konuşulacağı kişi elbette şiddete başvuran,
elinde silah bulunan kişilerdir. Hangi şartlarda silahı bırakacakları onlarla
konuşulur. Sayın Bahçeli'nin statüyle ilgili son çıkışı, MHP'nin komisyona
sunmuş olduğu 'Türkiye'de Kürt meselesi diye bir mesele yoktur, sadece şiddet
sorunu vardır' şeklindeki raporla birlikte değerlendirilmelidir. Eğer sorun
sadece şiddet sorunuysa, şiddeti bırakması istenen kimse onunla konuşulur; bu
gayet tabiidir. Ama eğer bizim dediğimiz gibi bir asrı aşan Kürt meselesi
konuşulacaksa, o zaman bunun çözümünün konuşulacağı yer elbette Millet
Meclisidir, milletin bizatihi kendisidir ve onun temsilcileridir. Sorunun çözüm
yolları farklıdır, meselenin çözümü farklıdır."
"Silah bırakanların tespiti için
'Gözlem ve Tespit Kurulu' kurulmalı"
Örgütün silah bırakıp bırakmadığının
tespiti konusunda yaşanan tartışmalara, sundukları kanun teklifiyle bir çözüm
formülü getirdiklerini belirten Yapıcıoğlu, "Önce silahlar mı bırakılsın,
yoksa tespit yapılmadan kanun çıkmasın mı?" şeklindeki farklı görüşleri
bir araya getirmeyi amaçladıklarını söyledi.
Yapıcıoğlu, kanun tekliflerinin içeriğine
dair şu bilgileri paylaştı: "Birisinin sadece 'ben silah bıraktım' demesi
yeterli midir? Biz diyoruz ki; Meclis olarak mümkünse oy birliğiyle, değilse en
geniş mutabakatla bir kanun çıkaralım. Silah bırakan, şiddetle arasına mesafe
koyan kim varsa bunlarla ilgili nasıl bir muamele yapılacağını biz
belirleyelim. Ama bu düzenlemeler (ceza indirimi vb.) bir şarta bağlı olsun. O
şart da silah bıraktığını söyleyenlerin durumunun sahada istihbarat ve güvenlik
birimlerince teyit edilmesidir. Kanun teklifimizde, ilgili bakanlıklar ve Milli
İstihbarat Teşkilatı temsilcilerinden oluşacak bir 'Gözlem ve Tespit Kurulu'
öneriyoruz. Bu kurul sahadaki durumu tespit ettiğinde konuyu Milli Güvenlik
Kurulu'na taşısın. Çıkan kararla Cumhurbaşkanı ilgili örgütü 'münfesih örgüt'
ilan etsin ve yargı organları kanuna göre karar versin. Biz tek bir
düzenlemeyle her iki tarafın endişelerini gidermiş olabiliriz."
"Yeni bir anayasa tercih değil,
zorunluluktur"
Türkiye'nin çevresindeki savaş ve çatışma
ortamına dikkat çeken Yapıcıoğlu, iç barışın sağlanması için yeni bir
anayasanın şart olduğunu belirterek şu ifadeleri kullandı:
"Evet, yeni bir yüzyıla giriyoruz;
ikinci yüzyılda bütün ağırlıklarından kurtulmuş, sorunlarını çözmüş, kendi iç
barışını tam anlamıyla sağlamış, kardeşliğini pekiştirmiş, iç cepheyi tahkim
etmiş bir şekilde girmek zorundayız. Bu da bir tercih değil bir zorunluluktur;
ya hep beraber birbirimize sıkıca kenetleneceğiz, aramızdaki sorunları adalet
temelinde çözeceğiz ya da işte çevremizdeki ateş çemberini görüyoruz. Bu fitne
ateşini tutuşturanların saldırdıkları ülkeleri saldırmadan önce nasıl içeriden
karıştırmaya çalıştığını çok iyi görüyoruz. Halkın bütün meşru taleplerini
karşılayacak nitelikte tam bir toplumsal mutabakat ile yeni bir anayasaya
Türkiye'nin ihtiyacı var."
"Hâlâ o
darbeci ruh anayasaya sinmiş durumdadır"
Mevcut anayasanın defalarca
değiştirilmesine rağmen darbe izlerini taşıdığını vurgulayan Yapıcıoğlu,
"Türkiye 1980 askeri darbesinin sonucunda yapılan 44 yıllık bir darbe
anayasasıyla yönetiliyor. 44 yıldır bu anayasada 20'den fazla kez değişiklik yapıldı,
belki yarısından fazlası değişti ama hâlâ o darbeci ruh anayasaya sinmiş
durumdadır. Türkiye'nin vakit geçirmeksizin bunu sakin bir şekilde, sükunetle,
birbirini anlamaya çalışarak tartışmasının zamanı gelmiştir, hatta
geçmektedir." şeklinde konuştu.
“Meclis'in yeni bir anayasa yapma hakkı
da yetkisi de yeteneği de vardır”
"Meclis yeni anayasa yapamaz, sadece
değişiklik yapabilir" tezini savunanlara tepki gösteren
Yapıcıoğlu,"Birileri her anayasa değişikliği gündeme geldiğinde Meclisi’n
yeni bir anayasa yapamayacağını ileri sürmektedir. Bu aynı zamanda şu anlama
gelmektedir: Siz tamamen yeni bir anayasa yapmak için illa bir darbe yapmak
zorundasınız. Darbecileri kurucu meclis veya kurucu irade olarak değerlendirip
milletin iradesiyle seçilmiş parlamentonun yeni anayasa yapamayacağını ileri
sürüyorlar; çok yaman bir çelişki görüyoruz biz bu beyanatlarda. Her şeyden
önce Meclis'in kendi hakkına, hukukuna ve yetkisine sahip çıkması lazım;
Meclis'in yeni bir anayasa yapma hakkı da yetkisi de yeteneği de vardır."
dedi.
Yapıcıoğlu ayrıca, yeni anayasa sürecinde
hiçbir partinin kendi dayatmalarını sunmaması gerektiğini belirterek,
"Herkesin tam anlamıyla 'benim istediğim gibi değil ama ben bu anayasaya
evet diyebilirim' dediği bir noktada Türkiye buluşabilir, buluşmalıdır,
buluşmak zorundadır." dedi.
"Bir yavrumuzun hayatını kaybetmesi
hepimizi derinden sarsmıştır"
Başıboş köpek meselesinin sosyal medyada
ve toplumda uzun süredir tartışıldığını belirten Yapıcıoğlu, “Maalesef 5
yaşındaki bir yavrumuz böyle bir saldırıda, köpek saldırısında hayatını
kaybetti; ben bir kez daha ailesine sabır diliyorum, inşallah bir daha benzer
bir olay yaşanmaz. Şimdi bu sorunlar gündeme getirildiğinde birileri sanki bu
sorunları gündeme getirenler bütün hayvanlara düşmanlık yapıyor ya da
merhametsizce bütün hayvanların öldürülmesini istiyor gibi bir propaganda
yapıyor; bu doğru değil. Elbette hayvana merhamet gerekir; o da bir candır.
Lakin o hayvan eğer insan sağlığını tehdit eder bir noktaya gelmişse o zaman
durum farklılaşır, mutlaka insanların zarar görmeyeceği bir tedbir almak
gerekir; bu tedbir nedir, neyse o." şeklinde konuştu.
"Bir tek çocuk öleceğine 100 köpek
ölsün"
Saldırgan ve tedavisi mümkün olmayan
hayvanlara karşı gerekirse sert tedbirlerin alınması gerektiğini ifade eden
Yapıcıoğlu, geçmişteki salgın hastalık dönemlerinden örnekler vererek sözlerini
şöyle sürdürdü:
"Eğer bunu insanlardan
uzaklaştırmak, bir yere kapatmak gerekiyorsa, o eğer o hayvan saldırgansa,
iyileştirilemiyorsa, tedavi edilemiyorsa gerekirse itlaf da edilebilmelidir;
yani bir tek çocuk öleceğine 100 köpek ölsün. Kuşlarla, kanatlı hayvanlarla
bulaşan bir hastalık geldiğinde hasta olsun olmasın bütün kanatlıların itlaf
edildiği günleri unuttuk mu? Tavuklar hayvan değil mi? Hayvanlardan hayvana ya
da hayvandan insana geçen bir hastalık geldiğinde toplum sağlığını korumak
öncelikli olmalıdır."
"Asıl sorun, hayvanların insanlarla
eşitlenmesi sorunudur"
Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu,
sorunun temelinde hayvanlara bakış açısındaki yanlışlıkların yattığını
belirterek, "Mutlaka merhamet sınırlarını aşmadan ama insanın sağlığını ve
güvenliğini de öncelikli ederek tedbirler almak zorundadır; kim bu tedbiri
almıyorsa onun üzerine de kararlılıkla gidilmelidir. Yani sorun hayvanların
kendisi değildir; sorun hayvanlara gereği gibi bakılmaması ya da gereği gibi
muhafaza edilmemesi, daha büyüğü ise hayvanların insanlarla eşitlenmesi
sorunudur. Evet, hayvanlar candır ama bütün hayvanlar bir insan etmez; bu
ikisinin birbirine karıştırılmaması gerekir. İnsan sağlığını öncelemek, bütün
hayvanların itlaf edilmesini istemek değildir; bu ikisini birbirine
karıştırmayalım." değerlendirmesinde bulundu.
"Faili meçhul cinayetler kimseye
bakılmaksızın aydınlatılmalı"
Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş dosyalarına
ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yapıcıoğlu, "Uzun bir süredir
muhtemelen üstü örtülen bir Gülistan Doku cinayeti vardı; ipin ucu yakalandı ve
çekiliyor. Nereye kadar giderse gitsin, bu cinayete karışanların yeri, makamı,
sıfatı ne olursa olsun mutlaka hesabı sorulmalı. Kamuoyunun en fazla bahsettiği
meselelerden birisi olan Rojin Kabaiş olayının da bütün yönleriyle
aydınlatılmasını ve daha önce bunun üzerini örten var mıdır, bunların açığa
çıkarılmasını temenni ediyoruz." dedi.
"Narin cinayetinde toplum ve basın
olarak çok kötü bir sınav verdik"
Diyarbakır'da kaybolduktan günler sonra
cansız bedeni bulunan 8 yaşındaki Narin Güran olayına değinen Yapıcıoğlu, şu
ifadeleri kullandı:
"Narin Güran cinayetiyle ilgili
basın olarak, toplum olarak hiç iyi bir sınav vermediğimizi düşünüyorum. Kendi
vicdanlarımızı rahatlatmak için adeta bir cadı avına çıktık. Gündüz kuşağı
programlarının dedektif olma meraklısı sunucularının yaklaşımıyla, 'annesi
konuşurken şuraya baktı, ağlarken duraksadı' gibi çıkarımlarla senaryolar
yazıldı. Kendimizi Narin'in babasının yerine koyalım; olay anında köyde
olmadığı çok net. Bu adamcağız 8 yaşındaki melek gibi kızının ölümüne mi
yansın, şerefine ve ailesine yapılan saldırılara mı yansın, yoksa eşinin,
oğlunun ve kardeşinin müebbet hapis cezası almasına mı yansın?"
"HÜDA PAR'ı ve Kur'an Kurslarını
hedef tahtasına oturtmaya çalıştılar"
Cinayet üzerinden bazı çevrelerin çirkin
bir şekilde siyasi rant elde etme çabasına girdiğini belirten Yapıcıoğlu,
yürütülen iftira kampanyalarının arka planına ilişkin şöyle konuştu: "Önce
'Kur'an kursundan dönüyordu' diyerek cami imamını hedefe koydular. Kamera
kayıtları çocuğu güle oynaya çıkarken gösterince bu iftira çöktü. Ardından,
Türkiye'de erişimi engellenen 'Haber İsrail' adlı bir hesap, 'Kızın amcası hem
muhtar hem Kur'an kursu hocası hem de HÜDA PAR üyesi' diye bir tweet attı.
Kimse, bir kişinin aynı anda memur (imam), muhtar ve siyasi parti üyesi
olamayacağını sorgulamadı. Bu kişinin HÜDA PAR'la hiçbir alakası yoktur. Bunun
üzerine de maalesef özellikle de DEM Parti milletvekilleri de dahil olmak üzere
pek çok siyasi, HÜDA PAR'ı da hedef tahtasına oturtmaya çalıştı. Zafer Partisi
Genel Başkanı Ümit Özdağ benzer bir basitliğe düştü, o da bu olay üzerinden
HÜDA PAR'a saldırmaya kalktı. Nihayetinde küçük bir çocuğun cansız bedeni
üzerinden herkes bir hikaye uydurdu, birileri bundan siyasi rant devşirmeye
çalıştı. Böyle insan yüreğini yakan bir olay üzerinden kendi siyasi
yelkenlerini şişirmeye çalışmaktan daha ahlaksızca, daha iğrenç bir iş
düşünemiyorum."
"Narin Güran dosyasının yeniden ele
alınması gerektiğini düşünüyorum"
Narin Güran dosyasındaki mantık
hatalarına ve eksik soruşturmaya dikkat çeken Yapıcıoğlu, "Bence bu olay,
katili gizlemek için bilinçli bir şekilde çarpıtılarak faili meçhul olma
yönünde ilerletildi. Ortaya çıkan yeni deliller var, toplanması istenen
deliller dosyaya girmeden alelacele karar verilmiş bir dosya. Mahkum olanların
bu olayla hiç alakası yok diyemem. Bir kere 8 yaşındaki bir kız çocuğunu niçin üç kişi bir araya
gelerek öldürmeyi düşünsün? Bir kişinin gücü mü yetmedi? İddia edildiği gibi
ortada gayrimeşru bir durum varsa abisi niye ceza aldı? Aile 1-2 dakika içinde
toplanıp cinayet kararı alıyor da niye suça dışarıdan birini (Nevzat Bahtiyar)
dahil edip onu tanık haline getiriyor? Hayatın olağan akışına uygun olmayan bir
sürü iddia ve yanıtlanması gereken soru var. Dolayısıyla bu dosyanın yeniden
ele alınması gerektiğini düşünüyorum." şeklinde konuştu.
"Bu paralarla geçinmek mümkün
değildir"
Açıklanan son ekonomik verilere atıfta
bulunarak asgari ücretli ve emeklilerin içinde bulunduğu zor durumu rakamlarla
ortaya koyan Yapıcıoğlu, "Çok ciddi bir geçim sıkıntısı var. Nisan ayı
itibarıyla açıklanan açlık sınırı 34 bin 587 lira, yoksulluk sınırı 112 bin 661
lira olmuş. Tek başına kalan bekar bir kişinin bir aylık yaşama maliyeti ise 41
bin 900 lira olarak açıklandı. Ama asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş; en
düşük emekli aylığı da 20 bin lira. Bu paralarla geçinmenin mümkün olmadığını,
mesele üzerinde bir an düşünen herkes görür. Bu çok nettir; bu parayla geçinmek
mümkün değildir." ifadelerini kullandı.
"Enflasyonun sebebi talep değil,
yükselen maliyetlerdir"
Merkez Bankası'nın yürüttüğü sıkı para
politikasının yanlış temellere dayandığını belirten Yapıcıoğlu, enflasyonun
asıl kaynağının talep fazlalığı değil, artan maliyetler olduğunun altını çizdi.
Talebi kısarak enflasyonu düşürmeye çalışmanın ciddi yan etkileri olacağını
belirten Yapıcıoğlu, şunları kaydetti: "Uzun bir süredir enflasyon yüksek.
'Enflasyonu aşağı çekeceğiz' diye bu iş Merkez Bankası üzerinden yürütülmeye
çalışılıyor. Merkez Bankası da sıkı para politikasıyla, yani para arzını ve
dolayısıyla talebi kısarak enflasyonu düşürmeye çalışıyor. Eğer enflasyon talep
kaynaklıysa bu mantıklı bir yoldur. Ama eğer enflasyon talep enflasyonu değil
de maliyetten kaynaklı bir enflasyonsa; yani maliyet yükseldiği için fiyatlar
yükseliyorsa, siz talebi kısmak suretiyle enflasyonu düşürmeye çalışırsanız bir
sürü yan etkiyle yüz yüze gelirsiniz."
"Dar gelirliyi geçinemez duruma
getirmenin izahı yoktur"
Enerji krizleri ve savaşların etkisiyle
maliyetlerin arttığını hatırlatan Yapıcıoğlu, "Şu anda yüz yüze geldiğimiz
enflasyon karşısında bir kez daha anlaşılmıştır ki enflasyonun sebebi sadece
talep değildir, daha çok maliyetlerin yükselmiş olmasıdır. Dolayısıyla
enflasyonla mücadelenin yeni bir yolunu ve yöntemini bulmak zorundayız.
Enflasyonla mücadele edeceğiz diye dar gelirliyi geçinemez duruma getirmenin
makul ve açıklanabilir bir izahı yoktur. Mutlaka hem asgari ücrete hem emekli
maaşlarına bir an önce iyileştirmeler yapılmalı, vatandaşın rahat bir nefes
alması sağlanmalıdır.” dedi.
“Siyonist işgal güçleri saldırılarını
aralıksız sürdürüyor”
Gazze'ye yönelik saldırıların
başlamasından yaklaşık iki yıl sonra, 10 Ekim 2025'te Mısır'da imzalanan Şarm
Eş-Şeyh anlaşmasının gereklerinin yerine getirilmediğini belirten
Yapıcıoğlu,"Bu anlaşmaya göre Refah Sınır Kapısı açılacaktı, yardımlar
kesintisiz girecekti, yaralılar tahliye edilecek ve Gazze’nin yeniden imarı
başlayacaktı. Yönetim ise Filistinlilerden oluşan bir teknokrat hükümete
devredilecekti. Fakat garantör ülkeler olmasına rağmen, siyonist işgal güçleri
saldırılarını aralıksız sürdürüyor. O günden bugüne yüzlerce kadın, çocuk ve
ihtiyar şehit edilmeye devam ediyor. Anlaşma sanki sadece Hamas’ın
silahsızlandırılmasıymış gibi davranılıyor; diğer maddelerin hiçbiri yokmuş
gibi sadece bunun üzerinden Hamas’a yapılan çağrıları doğru bulmuyoruz.” şeklinde
konuştu.
"Sumud Filosu'na yapılan müdahale
bir deniz korsanlığıdır"
Uluslararası sularda insani yardım
gemilerine yapılan saldırılara değinen Yapıcıoğlu, "Sumud (Kararlılık)
Filosu, deniz ablukasını yarmak için yeniden yola çıktı. Girit Adası
açıklarında, Filistin topraklarından yaklaşık 1000 kilometre ötedeyken bir
korsanlığa maruz kaldı. Bu sefer yedeğine Yunanistan’ı da aldı, onlar da bu işe
suç ortaklığı yaptılar. Bu tamamen insanlık dışı ve hukuk dışı bir müdahaledir.
Bayrak devletleri, kendi bayraklarını taşıyan deniz araçlarını ve
vatandaşlarını korumakla yükümlüdür." ifadelerini kullandı.
"Türkiye'deki savcılar için bu olayı
soruşturmak bir görevdir"
Uluslararası sularda Türkiye bayrağı
taşıyan araçlara yapılan saldırıların Türkiye'de işlenmiş suç sayıldığını
hatırlatan Yapıcıoğlu, "Bizim kanunlarımıza göre; Türkiye’nin bayrağını
taşıyan bir deniz taşıtı veya hava aracı uluslararası sularda bir müdahaleye
maruz kalırsa, o suç Türkiye’de işlenmiş sayılır. Dolayısıyla Türkiye’deki
savcıların bu olayı soruşturması ve sorumluların üzerine gitmesi bir görevdir,
bir zorunluluktur. Diğer bütün ülkelere de çağrıda bulunuyoruz: Mutlaka bu
korsanlığın hesabı sorulmalıdır. Garantör ülkelerin siyonist rejime baskı
yapmalarını bekliyoruz." çağrısında bulundu.
"Kürtler bu cumhuriyetin asli kurucu
unsurudur"
Toplantının ikinci bölümünde Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, gazetecelerin sorularını yanıtladı. "Kürt meselesinden
kastınız tam olarak nedir?" sorusuna yanıt veren Yapıcıoğlu, "Bir
dönem Kürt yoktu, Kürt dili yoktu, Kürtçe konuşmak yasaktı. Yani varlığı inkar
edilen bir topluluktan bahsediyoruz. Bize göre çözüm şudur: Kürtler de tıpkı
Türkler gibi Osmanlı bakiyesi topraklar üzerinde yeni Cumhuriyet kurulurken bu
Cumhuriyet'in kurucu bir halkıdır, asli kurucu unsurdur. Belki bugün kimse 'dağ
Türkü' demiyor ama tam bir adaletin sağlanması noktasında geçmişteki hatalar
kabul edilmeli. Biz kardeşlik temelinde, birbirimize kenetlenme
mecburiyetindeyiz. Kimsenin ötekileştirilmediği, ne ayrımcılığın ne de
kayırmacılığın olduğu bir düzen istiyoruz." değerlendirmesinde bulundu.
“ 'Anadilde eğitim bizi böler' endişesine
katılmıyorum”
Anadil hakkının uluslararası hukukta
tarif edilen doğal bir hak olduğunu vurgulayan Yapıcıoğlu, seçmeli ders
uygulamasının olumlu ancak yetersiz olduğunu ifade etti. Yapıcıoğlu, "Kişi
hem kendi dilinde eğitim alabilmeli, hem dilini geliştirebilmeli hem de kamusal
alanda kullanabilmeli. 'Anadilde eğitim bizi böler' endişesine katılmıyorum.
Eğer vatandaş 'bu devlet benim de devletimdir' diyebilirse kimse orayı yıkamaz.
Binlerce ortak noktamız var, bırakın üç beş noktamız da farklı olsun. O
farklılıklar bizi bölmez." ifadelerini kullandı.
“2027 yılının sonbaharında sandık önümüze
gelebilir”
Erken seçim ve hangi
cumhurbaşkanını destekleyeceği yönündeki soruya da cevap veren Yapıcıoğlu,
“2026 yılı içerisinde bugünkü ekonomik tablo ışığında bir seçim beklemiyorum.
Ancak 2027 yılının sonbaharında belki bir sandık önümüze gelebilir. Cumhurbaşkanlığı
adaylığı konusunda ise şu anda almış olduğumuz bir karar yok. Süreç başlamadan
ve adaylar resmen belirlenmeden pozisyon almayız. Fakat herkes şunu bilsin:
Mevcut adaylar arasında millet için, memleket için en iyi hizmeti kimin
yapacağına inanıyorsak ona destek veririz. Kayıtsız şartsız "kim olursa
olsun filancaya vereceğiz" gibi bir duruşumuz yok. Cumhur İttifakı'nın
bileşenlerinden biriyiz.” vurgusu yaptı.
“Öcalan'ın PKK'nin silahsızlanmasını
koordine etmesi anlaşılabilir bir durum”
MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin ‘Abdullah
Öcalan’ın statüsüyle ilgili sözlerine ilişkin de sorulan soru üzerine
değerlendirmelerde bulunan Yapıcıoğlu, “Hedeflenen şey sadece PKK'nin
silahsızlanması, kendini feshetmesi ve bunu koordine etmesi ise bu anlaşılabilir
bir durumdur. Fakat Abdullah Öcalan bütün Kürtlerin temsilcisidir deniyorsa;
ben de Kürdüm, o benim temsilcim değildir. İllegal bir örgütün başındaki kişi,
sayıları on milyonlarla ifade edilen bir toplumun temsilcisi olarak kabul
ediliyorsa, o toplumun içerisinde bunu kendisine hakaret kabul edecek
milyonlarca insan vardır.”
“Kayyum atanması doğru bir uygulama
değildir”
Belediye başkanlarının görevden alınması
ve kayyum atanması süreçlerine dair hukukçu kimliğiyle değerlendirmelerde
bulunan Yapıcıoğlu, "Bir kişi seçimle gelmişse ve o makamdan
uzaklaştırılmasını gerektiren bir suç iddiası varsa, belediye meclisi kendi
içinden bir vekil seçmelidir. Merkezden kayyum atanması doğru bir uygulama
değildir. Ayrıca asıl olan tutuksuz yargılamadır. Suçluluğu hükmen sabit
oluncaya kadar hiç kimseye suçlu muamelesi yapılmamalıdır. Siyasi kimliğinden
dolayı kimse soruşturulmamalı ama kimse de siyasi sıfatının arkasına saklanarak
suç işleme özgürlüğüne sahip olmamalıdır." değerlendirmesinde bulundu.
Gazze'de soykırıma katılan çifte
vatandaşlar için verilen kanun teklifi
Siyonist rejim saflarında soykırıma
katılan çifte vatandaşlarla ilgili verdikleri kanun teklifinin akıbetine de
değinen Yapıcıoğlu, "Kanun teklifimiz raflarda tozlanmış bekliyor. Bizden
sonra verilen yüzlerce teklif kanunlaştı ama bu hâlâ bekliyor. Biz bu
parlamentonun şuna imza atmasını istiyoruz: 'Ben kendi vatandaşım olan birisi
eğer soykırım suçu işlemişse o ayıbın ortağı değilim, hesabını soruyorum.'
diyebilmeliyiz. AK Parti grubuna da söyledik; teklifimiz eksikse siz getirin
biz destekleyelim. Yeter ki bu soykırımcıların hesabı sorulsun."
"Annelik sistematik olarak
değersizleştiriliyor"
Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın nüfus artış
hızıyla ilgili açıklamalarını değerlendiren Yapıcıoğlu, aile kurumunun uzun
süredir saldırı altında olduğunu belirtti. Yapıcıoğlu, şu ifadeleri kullandı:
"Sistematik bir şekilde annelik değersizleştiriliyor, çocuk bir 'yük'
olarak tanımlanıyor. Eğer anneliğin kıymeti anlaşılmazsa toplum olarak çöküp
gideriz. Bu sadece parayla, krediyle olacak iş değildir. Evet, ekonomik olarak
asgari ücretliye ve emekliye nefes aldırılmalıdır; 20 bin lira ile bir
emeklinin geçinmesini beklemek doğru değildir. Ancak meselenin manevi ve
sosyolojik boyutu da mutlaka teşvik politikalarıyla desteklenmelidir."
Önemli Gelişmeler
Hukuk, adalete dayanmalıdır June 13, 2026
