Haber dosyasını indirin
İndir
Partimiz, dini ve manevi değerlere hakarete caydırıcı cezalar verilmesi ve Türk Ceza Kanunu’na “Dini değerlere hakaret” başlıklı müstakil bir madde eklenmesi için Meclis’e sunulan kanun teklifinin bir an önce yasalaştırılması çağrısında bulundu.
Partimiz tarafından yayımlanan haftalık gündem değerlendirmesinde; dini değerleri aşağılayan ve bu değerlere hakaret eden ya da hedef alan tutumlara karşı cezai yaptırımların artırılması için TBMM’ye sunulan kanun teklifinin yasalaştırılması talep edildi.
Partimizin yayımladığı gündem
değerlendirmesinde, Filistin’de ezanı yasaklama girişimi, Afganistan-Pakistan gerilimi, Srebrenitsa
Soykırımı’nın yıl dönümü, 2026 yılının ilk 6 aylık ekonomi karnesi ve
akademisyenlere getirilmek istenen güvenlik soruşturması konuları ele alındı.
“Hiç kimsenin bir başkasının
kutsallarına hakaret etme özgürlüğü olamaz”
Dini değerleri aşağılayan
tutumların toplumsal huzuru bozduğuna ve kutuplaşmaya yol açtığına dikkat
çekilen değerlendirmede, “Son dönemde milletimizin inançlarını, mukaddesatını
ve dini değerlerini hedef alan provokatif söylem ve eylemlerde kaygı verici bir
artış yaşanmaktadır. Başkasının inancına hakaret, ifade özgürlüğü değildir. Hiç
kimsenin bir başkasının kutsallarına hakaret etme özgürlüğü olamaz. Mizah ve
sanat özgürlüğü kisvesi altında kutsalların aşağılanması ve milyonlarca insanın
inancının tahkir edilmesi, toplumsal barışı ve birlikte yaşama hukukunu hedef
alan açık bir saldırıdır.” denildi.
“Kanun teklifimiz bir an önce
yasalaştırılmalıdır”
Dini değerleri aşağılamaya
yönelik eylem ve provokasyon tehlikesinin daha önceden partimiz tarafından görüldüğü
ve önlem olarak Meclis’e bir kanun teklifi sunulduğu hatırlatılan
açıklamada, “Dini değerlere yönelik
hakaret ve aşağılamaların etkin şekilde cezalandırılması amacıyla Türk Ceza
Kanunu’nda “Dini Değerlere Hakaret” suçunun müstakil olarak düzenlenmesini ve
caydırıcı yaptırımlar öngören kanun teklifimizi 19 Haziran 2025 tarihinde Türkiye
Büyük Millet Meclisi’ne sunmuştuk.” ifadelerine yer verildi.
Açıklamanın devamında şöyle
denildi: “Bugün yaşanan gelişmeler, teklifimizin ne kadar isabetli ve gerekli
olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Herkesi, bu toprakların mayası ve
vatandaşlarımızın büyük çoğunluğunun inancı olan aziz İslam dini ve İslam’ın
mukaddes değerleri başta olmak üzere dini değerlere karşı saygılı davranmaya
davet ediyoruz. Toplumun manevi değerlerini korumak, din ve vicdan özgürlüğünü
gerçek anlamda güvence altına almak ve benzer provokasyonların önüne geçmek
için kanun teklifimizin bir an önce görüşülerek yasalaştırılması gerekmektedir.
Meclisimizi ve özellikle mecliste temsil edilen parti gruplarını bu konuda
sorumluluk almaya çağırıyor; aziz milletimizi de mukaddesatına sahip çıkmaya,
inanç değerlerine yönelik her türlü hakaret ve aşağılamaya karşı ortak bir
duruş sergilemeye davet ediyoruz.”
“Amaç Filistin coğrafyasını
etnik temizlikle tamamen Yahudileştirmektir”
Siyonist terör rejiminin Filistin
topraklarında yürüttüğü sistematik katliam ve işgal politikalarının devam ettiğine
dikkat çekilen değerlendirmenin devamında, “Karşımızdaki barbarlık, birkaç
aşırılıkçının hevesi değil, arkasına ABD şer odağını alan işgal rejiminin resmi
politikasıdır. Amaç Filistin coğrafyasını etnik temizlikle tamamen
Yahudileştirmektir. Bu gözü dönmüş rejim, Gazze’de yıllarca evleri,
hastaneleri, okulları, tarım arazilerini ve hatta sığınılan çadırları bombalayarak
bölgeyi yaşanılmaz kılmayı ve Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorlamayı
amaçladı. Gazze’de kanla, bombalarla yürüttükleri bu sürgün politikasını, bugün
Batı Şeria’da Müslümanların arazilerini gasp edip bu araziler üzerinde sayıları
sürekli artan yeni işgal yerleşkeleri inşa ederek işgali genişletmeyi sürdürüyorlar.
Gazze’de füzelerle yaptıklarını, Batı Şeria’da farklı kılıflarla gizlemeye çalıştıkları gasp ve hırsızlıkla
yapmaktadırlar. Bu işgal projesine direnenler de ya katlediliyor ya da
ellerindeki her şey gasp edilerek sürgüne zorlanıyor.” ifadeleri kullanıldı.
“Müslümanların ibadet hakları
ellerinden alınıyor”
Siyonist işgal rejiminin sözde meclisinin Filistin’de camilerden hoparlörle ezan
okunmasını yasaklayan yasa tasarısını onaylamasına tepki gösterilen değerlendirmede, “Harem-i İbrahim Camii’ndeki ezan
engeliyle Müslümanların ibadet hakları bile ellerinden alınıyor. Siyonistlerin bombaları bugüne kadar
hiçbir diplomatik tiyatroyla, hiçbir sahte anlaşmayla durdurulamadı ve
durdurulamaz. Durdurmanın tek yolu İslam dünyasının, bu siyonist projeye askeri
olarak karşı koyacağını dünyaya net bir şekilde deklare etmesidir.” ifadeleri
yer aldı.
“Emperyalizmin bu kirli
oyununa gelmemek her iki ülkenin en büyük sorumluluğudur”
Afganistan ile Pakistan arasında zaman zaman tırmanan gerilime de
değinilen değerlendirmede, “Afganistan
topraklarına düzenlenen saldırılarda hayatını kaybeden kardeşlerimize Allah'tan
rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. Bu
gerilimin arkasında, bölgenin huzur bulmasını istemeyen dış mihrakların parmak
izi açıkça görülmektedir. Yıllarca işgal altında tuttuğu Afganistan
topraklarından büyük bir yenilgiyle kaçan ABD’nin uğradığı bu tarihî hezimetin
intikamını almak için bölgeyi yeniden istikrarsızlaştırmak adına bu gerilimi
sinsice kaşıdığı aşikârdır. Emperyalizmin bu kirli oyununa gelmemek her iki
ülkenin de en büyük sorumluluğudur.” uyarısında bulunuldu.
“Taraflar kalıcı bir anlaşma
zemininde buluşmalıdır”
Afganistan ve Pakistan’ın dini, coğrafi ve tarihî bağları
olan iki komşu olarak birbirine muhtaç olduğuna vurgu yapılan değerlendirmede,
“Bölgede kalıcı istikrarın, ekonomik kalkınmanın ve sınır güvenliğinin tesisi,
düşmanlıkla değil ancak köklü bir komşuluk hukukunun gözetilmesiyle mümkündür.
İki kardeş halkın geleceği ortak çıkarlar temelinde şekillenmelidir. Bu
tehlikeli gidişatın durdurulması için her iki ülkeyle de güçlü ve köklü
ilişkilere sahip olan Türkiye başta olmak üzere bölge ülkelerine tarihî bir
görev düşmektedir. Bölgesel aktörleri, bu gerilimi tamamen sona erdirecek ve
tarafları kalıcı bir anlaşma zemininde buluşturacak bir arabuluculuk
mekanizmasını acilen devreye sokmaya davet ediyoruz.” denildi.
“Acımız ilk günkü gibi tazedir”
1995 yılında Sırp güçleri tarafından 8 binden fazla Boşnak sivilin
katledildiği Srebrenitsa Soykırımı’nın yıl dönümüne de değinilen değerlendirmede, “Avrupa’nın göbeğinde, 1995 yılının
Temmuz ayında 8 binden fazla silahsız Boşnak Müslüman sistematik bir şekilde
katledildi. Srebrenitsa Soykırımı’nın yıl dönümünde, acımız ilk günkü gibi
tazedir. Bu soykırımı lanetliyor; şehit olan Boşnak Müslümanları rahmetle
anıyor, ailelerine ve kardeş Bosna-Hersek halkına taziyelerimizi iletiyoruz.” denildi.
Açıklamada, Srebrenitsa
Soykırımı’nın ardından imzalanan Dayton Barış Anlaşması’nın, Bosna-Hersek’te çatışmaları
sona erdirmiş olsa da ortaya koyduğu etnik temelli yönetim modelinin ülkenin
siyasi ve idari yapısında kalıcı sorunlara yol açtığı, etkin karar alma
mekanizmalarının oluşmasını zorlaştırarak siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın
uzun yıllar devam etmesine neden
olduğu belirtildi.
“Balkanlardaki Müslüman kardeşlerimiz ikiyüzlü
Batı’nın çifte standartlı hukukuna terk edilmemelidir”
Batılı devletlerin Balkanlar’ı
istikrarsızlaştırma çabalarının endişeyle takip edildiğine dikkat çekilen değerlendirmede,
“Bilge Lider Aliya İzzetbegoviç’in ‘unutulan soykırım tekrarlanır’ sözü,
bugünün acı gerçeğidir. Dün Bosna’da dünyanın gözü önünde görmezden gelinen
soykırım, bugün aynı pervasızlıkla Gazze’de yaşanmakta ve Balkanlarda yeni bir
soykırım planına zemin hazırlamaktadır. Bu durum, Batı’nın ikiyüzlü ve İslam
düşmanı politikasının istikrarlı bir şekilde devam ettiğini de gözler önüne
sermektedir. İslam ülkelerinin liderleri, Balkanlarda yaşayan Müslüman
kardeşlerini zalimlerin insafına, ikiyüzlü Batı’nın çifte standartlı hukukuna
ve siyonistlerin vahşetine terk etmemelidir.” çağrısı yapıldı.
“Faiz lobisi kazandı, millet kaybetti”
2026'nın ilk altı ayında uygulanan
faiz politikasının Türkiye ekonomisine ağır bir fatura çıkardığına vurgu
yapılan değerlendirmenin devamında, “Politika faizinin yüzde 37 seviyesinde
tutulmasına rağmen yıllık enflasyon yüzde 32,11 olarak gerçekleşmiş, işsizlik
oranı yüzde 8,2, atıl işgücü oranı ise yüzde 31 seviyesinde kalmıştır. Yani
faiz, beklendiği gibi istihdam ve üretimi olumsuz etkilemiş; enflasyonun
düşürülmesine de yaramamıştır. Ekonomideki bozulmanın en çarpıcı
göstergelerinden biri de kamu maliyesidir. Merkezi yönetim bütçesi yılın ilk
beş ayında 1 trilyon 57 milyar TL açık verirken, aynı dönemde faize ödenen
tutar 1 trilyon 262 milyar 600 milyon TL'ye ulaşmıştır. Borç faizine ödenen
devasa rakamlar, üretime, istihdama, eğitime, sağlığa ve sosyal harcamalara
daha az kaynak ayrılmasına neden olmaktadır.” denildi.
“Vatandaşın geliri temel
ihtiyaçlarını karşılamaya dahi yetmiyor”
Ekonomik yükün en çok dar gelirli
vatandaşların, asgari ücretliler ile emeklilerin taşıdığının altı çizilen değerlendirmede,
“Bugün dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 35 bin 174 TL, yoksulluk sınırı
ise 114 bin 576 TL'ye yükselmiş, bekâr bir çalışanın yaşama maliyeti 45 bin 488
TL olarak hesaplanmıştır. Bu tablo, milyonlarca vatandaşın gelirinin temel
ihtiyaçlarını karşılamaya dahi yetmediğini açıkça göstermektedir.” ifadelerine
yer verildi.
“Türkiye'nin ihtiyacı faizi
merkeze alan borç ekonomisi değildir”
Artan konkordatoların, finansmana
erişimde yaşanan sıkıntıların ve yatırım iştahındaki zayıflamanın üretim yerine
faizi merkeze alan ekonomi anlayışının doğal sonucu olduğu vurgulanan değerlendirmede,
“Faizden gelir elde edenler kazanmaya devam ederken, üreten, çalışan ve alın
teriyle geçinen kesimler her geçen gün daha da yoksullaşmaktadır. Yıllar önce
dile getirilen ‘faiz sebep, enflasyon sonuçtur’ yaklaşımından vazgeçilmeseydi,
bugün çok daha farklı bir ekonomik tablo konuşuyor olabilirdik. Türkiye'nin
ihtiyacı; faizi merkeze alan borç ekonomisi değil, İslam iktisadının adalet,
üretim, paylaşım ve reel ekonomiyi esas alan ilkeleri doğrultusunda inşa
edilecek yeni bir ekonomik düzendir. Güçlü ekonomi; faize ödenen trilyonlarla
değil, üretimin arttığı, emeğin karşılığını aldığı ve milletin refahının
yükseldiği bir sistemle mümkündür.” denildi.
“Hak mahrumiyetine yol açma riskini
barındırmaktadır”
Akademisyenlere getirilen güvenlik soruşturması garabetinden vazgeçilmesi
çağrısı da yapılan değerlendirmede, “TBMM’ye sunulan Yükseköğretim Kanunu ve Bazı Kanunlarda
Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi ile öğretim elemanlarının atama
süreçlerine güvenlik soruşturması şartının dahil edilmesi, akademi vizyonu ve
hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayan, son derece endişe verici bir adımdır.
Hukuken hâlihazırda tüm kamu personeline uygulanan arşiv araştırması genel
güvenliği sağlamak adına yeterliyken, üniversiteleri gizlilik dereceli
stratejik devlet kurumlarıyla bir tutarak daha derin bir incelemeye tabi
tutmak, akademinin temel varlık sebebini göz ardı etmektir. Kesinleşmiş bir
mahkûmiyet kararı bulunmayan, yani devlet memuru olmanın yasal şartlarını
bütünüyle taşıyan ve akademik liyakatini ispatlamış bilim insanlarının bu tür
bir bürokratik denetime alınması, geçmişte pek çok örneğine rastlandığı üzere
keyfilik, fişleme ve soyut gerekçelerle hak mahrumiyetine yol açma riskini barındırmaktadır.”uyarısı
yapıldı.
“Bu düzenlemeden vazgeçilmeli”
Değerlendirmenin sonunda ise şu
ifadelere yer verildi:
“Üniversiteler, tornadan çıkmış
tek tip düşüncelerin değil, farklı ve hatta aykırı fikirlerin özgürce
tartışılarak süzüldüğü bilim, kültür ve sanat üretim merkezleridir. Belirli bir
olgunluğa erişmiş gençlerin çoğulculuğu ve tahammülü deneyimlediği bu alanların,
makbul olan ve olmayan şeklinde bir tasnife tabi tutulması, akademiyi
kaçınılmaz olarak politize edecek ve entelektüel üretkenliğe zarar verecektir.
Suçun şahsiliği ilkesini ve lekelenmeme hakkını zedeleyen, bilim yuvalarını
özgür düşüncenin sınırlandığı yerlere dönüştürme potansiyeli taşıyan bu
düzenlemeden vazgeçilmeli; ilgili hüküm kanun teklifinden çıkarılarak akademik
özerklik ve güvence, koruma altına alınmalıdır.”
Önemli Gelişmeler
Hiçbir karanlık nokta bırakılmamalı July 6, 2026
