Genel Başkanımız Sayın Yapıcıoğlu’ndan gündeme dair önemli açıklamalar

Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu, Rehber TV’de katıldığı programda gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu.

Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu, Rehber TV’de, katıldığı “Gündemin Nabzı” programında gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu.

Yapıcıoğlu, İran’da yaşanan son gelişmeler, Astana süreci ve yansımaları, ABD’nin dış politikası ve ABD Başkanı Trump’un Kudüs kararı,  yayınlanan son KHK ve getirdiği değişiklikler üzerine yapılan tartışmalar ve 28 Şubat/FETÖ yargısı mağdurlarının durumları hakkında değerlendirmelerde bulundu.

“Emperyalist, Haçlı Batı İslam’ın bütün renklerine, mezheplerine, bütün yorumlarına şiddetle karşıdır”

Her fırsatta İran’daki sisteme, muhalefet eden dış güçlerin, oradaki herhangi bir gösteriyi ve toplumsal olayları bir tarafa kanalize ederek, işi rejim karşıtlığına dönüştürme konusunda pek mahir olduklarını söyleyen Yapıcıoğlu, İran’da yaşanan gösterileri “Gezi Olayları”na benzeterek, ““Herkes şunu çok net şekilde anlamalı ki, emperyalist Batı, Haçlı Batı İslam’ın bütün renklerine, mezheplerine, bütün yorumlarına şiddetle karşıdır. Kimisini manipüle ederek rayından çıkarmaya çalışır, kimisini fiili olarak işgal edip boğmak ister veya en azından orada kukla rejimler oluşturmak suretiyle oranın yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmek ister.” ifadelerini kullandı.

“Bu tür yorumlar bana çok doğru gelmiyor”

Türkiye’nin Suriye politikasında İran’a çok yaklaştığını söylemenin çok kolay olmadığını belirten Yapıcıoğlu, gelinen aşamada herkesin kendi yerini muhafaza ettiğini söyledi.

Türkiye ve İran’ın Suriye politikasında birbirine paralel düştüğü görüşüne katılmadığını belirten Yapıcığlu, “Bu tür yorumlar bana çok doğru gelmiyor. Ama Suriye meselesinde belki Rusya’nın daha fazla inisiyatif almasıyla ABD’nin devre dışı kalması da bu süreçle yani İran’daki bu olaylarla kısmen de olsa ilintilidir.” dedi.

“Ümmet olduğumuzu hatırlıyor muyuz?”

ABD’nin son dönem geliştirdiği dış politikasının merkezinde “İslam’ın İslam ile savaşı, Müslümanların birbirleriyle savaşmaları” olduğunu belirten Yapıcıoğlu, “Bizim topraklarımızda, bizim bölgemizin insanlarından bir kısmını kendi hizmetinde çalıştırarak, kendisi için çarpıştırarak bir başkasını bertaraf etme politikası sürdürülebildiği kadar onlar tarafından sürdürülecektir. Ama önemli olan onların ne yapmak istediklerinden ziyade, biz ne yapıyoruz? Veya biz bu oyunu görebiliyor muyuz? Biz buna karşı bir tedbir geliştirebiliyor muyuz? Biz onlar için kardeşlerimize silah doğrultmaktan veya öfkelerimizi birbirimize yöneltmekten vazgeçiyor muyuz? Ümmet olduğumuzu hatırlıyor muyuz? Asıl düşünülmesi gereken burasıdır.” tespitinde bulundu.

“Bunun geri çekilip düzeltilmesi çok zor bir şey değil”

696 sayılı KHK hakkında da değerlendirmelerde bulunan Yapıcıoğlu, bazı maddelerin biraz abartılı olduğu ve dilde bir problemin varlığı konusunda hemfikir olunduğunu söyledi.

Yapıcıoğlu, “Cumhurbaşkanlığı yapmış birisi bile bu dilin problemli olduğunu söylüyorsa, kendi bakanları, hukuk profesörü olan kendi milletvekilleri bunun sonraki eylemleri de kapsadığını söylüyorsa o zaman hükümet şunu kabul etsin: Bunun dilinde bir problem var. Bunun geri çekilip düzeltilmesi çok zor bir şey değil. Mutlaka düzeltilmelidir.” ifadelerini kullandı.

“Mahkeme kararıyla hüküm sabit oluncaya kadar suçlu muamelesi yapılamaz”

KHK ile getirilen tek tip elbise konusuna da değinen Yapıcıoğlu, “Bir kişi herhangi bir şekilde mahkemenin huzuruna çıkıp suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır. Yani kural olan kişinin suçsuzluğudur. Çünkü onun hakkındaki karar kesinleşinceye kadar o sadece şüphelidir ve şüphe altındadır. Ancak mahkeme kararıyla hüküm sabit oluncaya kadar suçlu muamelesi yapılamaz. Şimdi getirilen düzenlemeyle sanıklar mahkemeye tek tip kıyafetle getirilecek.” şeklinde konuştu.

“Adaletin gereği budur”

28 Şubat ve FETÖ yargısının mağduru olan çok sayıda masum ve mazlumun cezaevlerinde ömür tüketmeye devam ettiğini belirten Yapıcıoğlu,  yetkililere seslenerek; “Diyoruz ki, zulmeden birisine, zulmünü anlamış olduktan sonra hak ettiği cezayı vermiş olmak, adaleti tesis etmiş olmak için yeterli değildir. Eğer zalimin zulmünü görmüşseniz ve karşılığında buna gerekli cezayı vermişseniz ve onun zulmederek mağdur ettiği kişinin de mazlumiyeti, mağduriyeti devam ediyorsa, elinizde imkân da varsa, onun mazlumiyetini, mağduriyetini gidermeniz gerekmektedir. Adaletin gereği budur.” şeklinde konuştu.

Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu’nun açıklamalarının tam metni:

İRAN’DA YAŞANAN  GELİŞMELER VE ARKA PLANI

Takriben 1 hafta önce, geçtiğimiz hafta Perşembe günü ekonomik bazı taleplerle; hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı ve sosyal yardımların kesilmesi nedeniyle, sembol haline gelen yumurta fiyatlarının ikiye katlanması da gerekçe gösterilerek bazı gösteriler yapıldı.

Dünyanın her tarafında olabilecek nitelikte gösterilerdi bunlar. Fakat özellikle Cuma gününden sonra işin mecrası değişti. Her fırsatta İran’daki sisteme, oradaki rejime muhalefet edenler ve yine uluslararası arenada İran’la çekişme halinde olan güçler, oradaki herhangi bir gösteriyi herhangi bir toplumsal olayı bir tarafa kanalize edip işi rejim karşıtlığına dönüştürme konusunda pek mahirdirler. Bu seferde dönüştürmeye çalıştılar.

Bugün olayların yedinci günü. Basına yansıyan en son haberlerde 20’nin üzerinde 30’a yakın can kaybının olduğu söyleniyor. Bugün basına düşen en son haberlerden bir tanesinde olayların durulmaya başladığı, o yöne doğru bir gidişin olduğu şeklinde. İnşallah öyledir. Ümit ediyorum çok fazla sürmez ve daha fazla can kaybı yaşanmaz.

Her memlekette sorunlar vardır, her memlekette bu sorunları dile getiren insanların belki tepkilerini dile getirmek için yürüyüş yapma, gösteri yapma ve hükümeti, siyasileri eleştirme hakkı da vardır, olmalıdır. Fakat neticede bu olayın dış kaynaklı, daha doğrusu dışardan maniple edilmeye çalışılan bir olay olduğu çok net bir şekilde ortaya çıktı. Nitekim bunun çok sayıda ipuçları vardır. Çok sayıda delilleri vardır.  Bunlardan bir tanesi, mesela siyonist çetenin başı olan Benjamin Netenyahu’nun bir açıklaması var. Diyor ki, “İran’da rejim düştüğünde israilliler ve İranlılar yeniden dost, yeniden arkadaş olacaktır.” İşte sizde söylediniz; Amerika tarafından yapılan ilginç açıklamalardan bir tanesi. Bugün dünya emperyalizminin başını çeken, Batı emperyalizminin amiral gemisi konumundaki ve en büyük emperyalist ya da büyük şeytan vasfını gerçekten hak eden ABD’nin başkanı Trump isimli şahıs da ‘Muhteşem İran halkı uzun yıllardır baskı altında, gıdaya ve özgürlüğe açlar. İnsan haklarıyla birlikte İran’ın tüm zenginlikleri yağmalanıyor’ şeklinde bir tweet attı. ‘Ve artık değişim zamanı’ şeklinde bitirmiş bu tweeti. Şimdi düşünebiliyor musunuz? On yıllardır İran’a ambargo uygulayan ve bütün dünyanın İran’a ambargo uygulamasını isteyen, İran’a uygulanan ambargonun delinmesi iddiasıyla Türkiye’yi Reza Zarrab davasında sanık sandalyesine oturtmaya çalışan ABD, sanki oradaki ekonomik darboğazın veya ekonominin olumsuz seyretmesinin sebeplerinden birisi bu ambargo değilmiş gibi, İran halkının zor şartlar altında olduğunu, ekmeğe ve özgürlüğe muhtaç olduğunu  söylüyor. Ve yine 1953’te, yaşı müsait olanlar hatırlar. İran’da petrolün millileştirilmesi hareketinden sonra zamanın Başbakanı Musaddık’a yönelik bir darbe girişimi ve ardından maaşlı bazı göstericilerin sokaklara dökülmesinden sonra Şah ile de işbirliği ile İran’da hükümet devrilmişti. İran’daki hükümet darbesinden sonra İran petrolleri ABD’ye peşkeş çekilmişti. Ve iddia odur ki; 1979 devriminin altındaki en büyük etkenlerden bir tanesi veya devrimin bu kadar geniş çaplı hak desteğinin sağlanmasının nedenlerden bir tanesi de buydu. Şah’ın İran halkının yanında değil de ABD’nin safında yer alarak kendi hükümetlerinin devrilmesine seyirci kalarak bu petrollerin ABD’ye peşkeş çekilmesi. On yıllar boyunca İran petrollerini İngiliz’lerden sonra sömüren ABD, şimdi onun başındaki zat diyor ki, ‘İran’ın tüm zenginlikleri yağmalanıyor.’ Kim yağmalıyormuş bunu? Dünyanın en büyük yağmacısı, bu gösterilerin sebebi olarak İran’ın zenginliklerinin yağmalamasını gösteriyor ki gerçekten ilginç bir tablo.

Ama şunu pek çok kişi hatırlayacaktır. Bundan tam 8 yıl önce, 2009 yılının Aralık ayının sonunda, Ahmedinejat’ın ikinci kez Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra ‘seçimlerde hile yapıldı’ gerekçesiyle sokaklara dökülmeler oluşmuştu. O zaman da olaylar yine körüklenmiş ve rejim karşıtlığına dönüştürülmeye çalışılmıştı. Fakat çok sürmemişti olaylar. Bu olaylar da fazla uzun sürmez.

Şunu da görmek lazım; Belki Kudüs hadisesinden sonra yani ABD Başkanı Donald Trump’ın ABD’nin İsrail nezdindeki elçiliğini Kudüs’e taşıma kararını, 1995 yılında almış olduğu bu kararı artık uygulamaya geçeceklerini ilan etmesinden sonra, bütün İslam coğrafyasında ABD ve siyonist çete karşıtı gösteriler düzenlenmişti. Belki pek çok konuda birbirilerinin aleyhine çalışan farklı kamplarda yer alan, birbirine çok acımasız eleştiriler yönelten hatta farklı coğrafyalarda birbirine silah doğrultan ümmetin evlatları, Kudüs meselesi etrafında bir birlik görüntüsü ortaya koyabilmişlerdi. En azından çok arzulanan seviyede olmasa bile belli bir aşamaya geldiği görülmüştü. İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) toplanmış, bazı kararlar almıştı. Bazı adımların atılması yönünde ciddi ümitler yeşermişti. Bunun hemen akabinde bu olayların olması ve bu olaylarda ‘ne Lübnan ne Gazze, İran için canımız feda’ şeklinde sloganların atılıyor olması bize şunu gösteriyor. Yani siz Gazze ve Lübnan, Suriye ile fazla ilgileniyorsunuz belki bundan dolayı bizi ihmal ediyorsunuz. Bu aslında bir yere kadar anlaşılabilir ama şunu da gösteriyor. Bu olayların amacı oradaki rejimi devirmek ya da oradaki hükümeti, sistemi devirmek amacına ulaşacak nitelikte, o çapta bir gösteri değildir. Ama en azından İran, kendi iç işleriyle uğraşırken Gazze’ye, Filistin’e desteği azalabilir mi ya da dışarıyla daha az ilgilenebilir mi? Bunu sağlayabilir miyiz? diye yaptırılan eylemlerdir ve içten içe seviniyorlar. İnşallah o ebat ve çapa da ulaşmaz diye ümit ediyoruz.”

İRAN’DAKİ OLAYLARA “GEZİ OLAYLARI” BENZETMESİ

Herkes şunu çok net şekilde anlamalı ki, emperyalist Batı, Haçlı Batı İslam’ın bütün renklerine, mezheplerine, bütün yorumlarına şiddetle karşıdır. Kimisini maniple ederek rayından çıkarmaya çalışır, kimisini fiili olarak işgal edip boğmak ister veya en azından orada kukla rejimler oluşturmak suretiyle oranın yer altı ve yer üstü zenginliklerini sömürmek ister. Emperyalist Batı’nın kendisine bağlı, kendisine tabi, kendi sözünden çıkmayan kişiler tarafından idare edilen, yer altı ve yer üstü zenginlikleri batıya aktığı müddetçe İslam ülkeleriyle bir problemleri olmaz. Ama herhangi bir İslam ülkesi ‘ben sizin boyunduruğunuz altında yaşamak istemiyorum’ derse, bunun hangi ülke olduğunun, hangi şekilde idare edildiğinin veya dünya coğrafyasının neresinde bulunduğunun hiçbir önemi yoktur Batı için. Onlar o aç gözlülükleriyle bütün zenginliklerin kendine akmasını, herkesin kendilerine tabi olmasını istiyorlar. Dolayısıyla herhangi bir kıpırdanma veya onların boyunduruğundan çıkma hareketi dünyanın herhangi bir yerinde baş gösterdiğinde -illa bunun İslam ülkesi olması da gerekmiyor- onu boğmak için çalışırlar.

1953’teki hükümet darbesiyle başbakan Musaddık’ın düşürülmesi ve daha sonra petrollerin ABD’ye akması 1979 yılına kadar sürmüştü. 1979 yılında ABD kuklası olan İran Şahı devrildikten sonra oradaki rejimin batıyla problemleri sürekli devam etti. Sürekli ambargo, Saddam rejiminin oraya saldırtılması ve ekonomik ambargoların uygulanması… Tarihi sürece girip çok fazla ayrıntılara boğmak istemiyorum ama neticede o gün bu gündür sürekli bir çekişme var, sürekli bir didişme var, sürekli bir boğma hareketi var. Yani zannedilmesin ki, Türkiye NATO üyesidir diye veya Türkiye Batı ile iyi geçiniyor diye benzer bir şey Türkiye için de planlanmıyor. Gezi olayları, belki şuan ki hükümetin Batı ile ilişkilerinde ‘ben artık 30-40 yıl önceki gibi değilim. Benimde kendime ait bir iradem var. Evet, ben sizinle müttefikim ama işler artık eskisi gibi yürümeyecek’ şeklindeki itirazlardan hemen sonra, tabiri caizse ‘Bende senin gibi bir devletim. Burası senin bir eyaletin değil, iki devletin arasındaki ilişkiler gibi olmalıdır’ şeklindeki çıkışlardan sonra planlandı.  Gezi olayları daha sonraki darbe sürecinden, 17-25 Aralık’tan, MİT tırlarının durdurulmasından, 15 Temmuz darbe girişiminden bağımsız değildir. Bunların hepsi birbiriyle bağlantılıdır. Nitekim şu anda 15 Temmuz darbe girişimini planlayan, onu pratiğe dökmeye çalışan ve başarısız olunca yurt dışına kaçan insanların nerede barındığını, Türkiye’nin bütün ısrarlarına rağmen bunların iade edilmediğini bütün kamuoyu biliyor. En son yansıyan haberlerden bir tanesi darbe teşebbüsünde bulunan ve daha sonra başarısız olduklarını anladıktan sonra helikopter ile Yunanistan’a kaçan askerlerden bir tanesine Yunanistan ‘Siyasi Sığınma Hakkı’ verdi.

Bütün İslam ülkelerinin bir araya gelmesinden başka çare yok. Eğer tek tek Müslümanlar onlara karşı koymaya çalışırlarsa, onlar güçlerini birleştirerek o ülkeyi boğmaya çalışacaklar. Ama Müslüman halklar, İslam ülkeleri ve onların yöneticileri biraraya gelebilirlerse inşallah emperyalizmin boyunduruğundan kurtulacaklar.

ASTANA SÜRECİ VE YANSIMALARI

Dış gelişmeler böyle çok yalın bir şekilde, çok basit, tek kutuplu veya tek yönlü bir olay değildir. Elbette bunun Suriye ile de ilgisi vardır. Suudi Arabistan, Yemen, Bahreyn’le de ilgisi vardır. Elbette bunun Astana süreciyle de ilgisi vardır. Bütün bunlarla ilgisi vardır ama bazı yönleri biraz daha düşük seviyededir.

Biraz önce söylediğim ‘Ne Lübnan, ne Gazze, İran için canım feda’ sloganları aslında bir şeyin işaretidir. Cenevre sürecinin başarısızlığa uğraması, ABD’nin devre dışı kalması etkili olmuştur. Ama doğrusu ben Astana sürecinde Türkiye’nin, İran’ın ve Rusya’nın, birbirine çokta paralel düştüğü veya birbirine yakın politikalar izlediği kanaatinde değilim. Sayın Cumhurbaşkanının bir açıklaması oldu, çağrı niteliğinde. ‘Biz ABD ile birlikte çalışmak istiyoruz. Onlar da bizimle çalışmak isterlerse biz bundan memnuniyet duyarız’ şeklinde. Türkiye’nin Suriye politikası konusunda İran’a çok yaklaştığını söylemek çok kolay değil. Bir ara şu tür yorumlar yapıldı; ‘acaba Türkiye de Esat’lı bir geçiş dönemine razı oldu mu?’ şeklinde soru soruldu. Ama ondan sonra Sayın Cumhurbaşkanı çok keskin bir çıkış yaparak ‘Esat devlet terörü uygulamış bir teröristtir, onunla masaya oturulmaz, pazarlık yapılmaz’ mealinde sözler etti. İran’ın Suriye politikasındaki ana omurgasını teşkil eden düşüncesi şuydu: ‘Esat orada kalmalı, orada kalacaktır. Suriye’nin meşru bir hükümeti vardır ve bu meşru hükümete başkaldıranların tamamı teröristtir’ şeklinde bir tezi var İran’ın. Türkiye de başından beri ‘Esat gitmeli’ diyor. Gelinen aşamada herkes kendi yerini muhafaza ediyor. Bu yönüyle Türkiye ve İran’ın Suriye politikasında birbirine paralel düştüğü görüşüne ben katılmıyorum. Bu tür yorumlar bana çok doğru gelmiyor.

Ama Suriye meselesinde belki Rusya’nın daha fazla inisiyatif almasıyla ABD’nin devre dışı kalması da bu süreçle, yani İran’daki bu olaylarla kısmen de olsa ilintilidir. ABD sadece Suriye’de değil Ortadoğu’daki politikalarında pek çok meselede –15 Temmuz darbe girişimi de dâhil-  başarısız oldu. Hatırlayın, Suudi Arabistan’da bir İslam ordusu, İslam NATO’su adı altında bir birlik oluşturulmuştu. O da belki bir ABD projesiydi. Muhtemelen ABD’nin terörist olarak vasıflandırdığı kişilere karşı kullanmak üzere oluşturmuş olduğu bir orduydu. Fakat tabiri caizse doğmadan öldü. Yani o plan düşük yaptı. ABD planlarının adım adım yürüdüğü, peyderpey İslam beldelerinin düştüğü yorumu çok kötümser bir yorum. Evet, ABD pes etmiyor, sürekli yeni oyunlar deniyor, sürekli yeni fitneler peşinde. Ama inşallah ümmet ruhu uykudan uyanmaya başlamıştır. ABD’nin tertiplediği her fitne her oyun kendi başına patlayacaktır diye ümit ediyorum.

ABD’NİN DIŞ POLİTİKASI

Son dönemlerde geliştirdikleri yeni politika şudur: İslam’ın İslam ile savaşı, Müslümanların birbirleriyle savaşmaları. Bu politikalarına özellikle 2010 yılından sonra defalarca dikkat çektik. 2011 yılında ABD bu konuda Müslümanlar arasında fitne ve tefrika için ayırmış olduğu bütçeyi 60 milyar dolara çıkardı. O gün bu gündür bu politikayı uygulamaya koymak için çok yoğun bir çaba sarf ediyor ve iyi de masraf yapıyor. İslam ümmetini birbirine düşürürken bu bütçeye rağmen karlı çıkıyor. Çünkü yüz milyarlarca dolar değerinde silah satış anlaşmaları imzalıyor ve bu silahları alan İslam ülkelerinin idarecileri, kesinlikle bu silahları batılı emperyalist güçlere karşı veya İslam coğrafyasının tam kalbine zehirli bir hançer gibi saplanan siyonizme karşı kullanmak niyetiyle almıyorlar.

Coğrafyamızın farklı farklı yerlerinde bu silahların İslam ülkelerinin idarecileri tarafından, başka bir Müslüman ülkeye karşı çevrildiğini üzülerek müşahede ediyoruz. Bu politikadan kar elde ediyor. Yani daha önce asker kaybediyorken, daha önce kendi silahlarını kullanıyorken şimdi modası geçmiş, demode olmuş belki son kullanma tarihi yaklaşan silahlarını İslam ülkelerine satarak bundan para kazanıyor. En son Rakka ile ilgili ABD’nin yapmış olduğu bir açıklama vardı: ‘Çok çetin bir savaş oldu. Evet, biz YPG’ye silah verdik. Biz onlara yardım ettik. Orayı DAEŞ’ten temizledik. Bu süre içerisinde bizim hiçbir kaybımız olmadı. SDG’den 400 civarında can kaybı yaşandı, 700 den fazla yaralıları var ama ABD’nin hiçbir kaybı yok. Tek asker bile kaybetmedik.’ Bizim topraklarımızda, bizim bölgemizin insanlarından bir kısmını kendi hizmetinde çalıştırarak, kendisi için çarpıştırarak bir başkasını bertaraf etme politikası sürdürülebildiği kadar onlar tarafından sürdürülecektir. Ama önemli olan onların ne yapmak istediklerinden ziyade, biz ne yapıyoruz? Veya biz bu oyunu görebiliyor muyuz? Biz buna karşı bir tedbir geliştirebiliyor muyuz? Biz onlar için kardeşlerimize silah doğrultmaktan veya öfkelerimizi birbirimize yöneltmekten vazgeçiyor muyuz? Ümmet olduğumuzu hatırlıyor muyuz? Asıl düşünülmesi gereken burasıdır.”

SON YAYINLANAN 696 SAYILI KHK

696 sayılı KHK ile kamuoyunda çokça tartışılan, tartışmaya zemin oluşturan bazı ifadelerle 15 Temmuz darbesi ve terör eylemleriyle bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişilere, sivil de olsa bunlara yönelik bir dava açılamayacağı, bunlara yönelik herhangi bir cezai, idari veya maddi sorumluluk oluşmayacağına ilişkin bir düzenleme yapıldı. Düzenleme çokça tartışıldı. Bunun dilinin problemli olduğu söylendi. Bunların bazıları biraz abartılı ama neticede dilde bir problem olduğu konusunda biz de hemfikiriz. Farklı taraflara çekilecek nitelikte bir yazım usulü tercih edilmiş. Çok iyi bir teknik değil. Kanun tekniği açısından çok iyi bir madde değil. Hükümetin bu konuda ortaya koyduğu tepkiler, yani bu düzenlemeye karşı çıkan kişilerin darbeci olduğunu veya buna karşı çıkanların ‘bizim gözümüzde darbecidir ve aynı saftadır’ şeklindeki açıklamaları çok gereksiz ve çok yanlış açıklamalardır.

15 Temmuz akşamı darbe teşebbüsü başladıktan sonra belki herkesten önce kendi tabanını sokağa davet eden, bunun sadece hükümete yönelik bir darbe değil, millete yönelik bir darbe olduğunu ve bunun sadece bir darbe olmadığını, işgale zemin hazırlama teşebbüsü olduğunu belirterek meydanlara inen bir partiyiz. İlk günden beri meydanlardaydık. Herhalde bu darbeye karşı durma noktasında HÜDA PAR’ın konumunu tartışacak kimse yoktur. Genel Başkan Yardımcısı düzeyinde fiilen tankın üzerine çıkan tek parti HÜDA PAR’dır. Darbeye karşı bu şekilde her şeyini ortaya koymuş ve fiilen karşı durmuş bir partinin genel başkanı olarak şunu söylüyorum. Şu KHK’daki dil problemlidir. KHK’nin kendisinden okuyorum, “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleriyle bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında” diye geçiyor. Şimdi bakınız ‘15 Temmuz darbe girişimi ve terör eylemleri’ bu bağlacı. 15 Temmuz 2016 tarihine de bağlayabilirsiniz. Ama birileri bunu çıkıp, ‘15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsünü bastırılması kapsamında hareket edenler ve terör eylemleriyle bunların devamındaki eylemleri bastıranlar’ olarak ta okuyabilir. Faraza, diyelim bu şekilde okunması ihtimali çok düşüktür. Veya metni okuyan 100 kişiden 2 kişi bu şekilde anlıyor. Eğer binde bir kişi bile bu şekilde anlıyorsa, bu şekilde anlaşılmaya müsaitse o zaman bunun dili problemlidir.

Hükümet tarafından daha sonra şu açıklamalar yapıldı, ‘eğer bir yanlış anlaşılma varsa yargı bunu düzeltir.’ Nasıl bunu düzeltecek yargı? Bu kadar kişi söylüyorsa, daha önce Cumhurbaşkanlığı yapmış birisi bile bu dilin problemli olduğunu söylüyorsa, kendi bakanları, hukuk profesörü olan kendi milletvekilleri bunun sonraki eylemleri de kapsadığını söylüyorsa o zaman hükümet şunu kabul etsin: Bunun dilinde bir problem var. Bunun geri çekilip düzeltilmesi çok zor bir şey değil. Mutlaka düzeltilmelidir. Bu eleştiriyi yapanların tamamı iyi niyetli olmayabilir, bu ayrı bir problem. Fakat dilde bir problem olmasaydı belki bu kadar üzerine gitmeyeceklerdi.”

TEK TİP KIYAFET UYGULAMASI

696 Sayılı KHK ile getirilen düzenlemelerden bir tanesi de terör zanlılarına veya darbeye teşebbüs edenlerin mahkemelere tek tip kıyafetle getirilmesi hususudur. 15 Temmuz darbe girişiminden sonra FETÖ denilen örgüt ile bağlantılı olduğu iddiasıyla yargılanan bir kişi, üzerinde İngilizce kahraman anlamına gelen (hero) yazan bir tişörtle duruşmaya gelince kamuoyunda bu tartışıldı. Daha sonra tek tip kıyafet tartışmaları Türkiye’nin gündemine girdi. Bir kişi herhangi bir şekilde mahkemenin huzuruna çıkıp suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar suçsuz sayılır. Yani kural olan kişinin suçsuzluğudur. Çünkü onun hakkındaki karar kesinleşinceye kadar o sadece şüphelidir ve şüphe altındadır. Mahkeme kararıyla hüküm sabit oluncaya kadar suçlu muamelesi yapılamaz.

Şimdi getirilen düzenlemeyle sanıklar mahkemeye tek tip kıyafetle getirilecek. Geçtiğimiz gün 11 bin kişinin ByLock kullanmadığı, kendi iradeleri dışında kullanmış oldukları telefonlarının, ByLock kulanmış gibi İP numaralarına bilinçli bir şekilde MOR beyin denilen bir program tarafından yönlendirildiği anlaşıldı. Üstelik bunu mahkeme ortaya çıkarmadı. Bunu o dosyalarda savunma avukatlarından biri ve bilişim uzmanı bir bilirkişi ortaya çıkardı. ByLock kullanmadığı halde ByLock kullandığı gerekçesiyle meslekten ihraç edilen çoğu mahkeme başkanı olmak üzere 7 hâkim bu gün HSYK tarafından görevlerine iade edildiler. Bunlardan bir tanesi de MİT tırlarını durdurma kararı veren hâkimi tutuklayan ağır ceza mahkemesi başkanı. Bu avukatın araştırmaları sonucu bu İP’lere iradeleri dışında yönlendirildiği açığa çıkarılmamış olsaydı, ihtimal ki bunlar da badem kurusu elbise ile mahkemeye getirilecekti. Peki, daha sonra ne olacaktı. İşin bir de psikolojik bir yönü var. Düşünün siz, henüz şüphe altındaki kişileri tek tip elbise giydiriyorsunuz ve diyorsunuz ki, falanca ‘suçu işleyenler’ bu elbiseleri giyecekler. Bu insanlar mahkeme karşısına çıkıyor. Mahkeme o tek tip kıyafet içindeki insanları görüyor. Çok büyük bir ihtimalle hâkimlerin zihinlerinde şöyle bir şey oluşacak. ‘şu elbiselerin içinde olanlar bu suçun failidirler’ diyecekler. Sürekli o elbiselerle mahkemeye gide gele hâkimlerin gözlerinde o suçun faili olmakla özdeşleşen sanıklar hakkında hâkimlerin doğru olmayan kararlar verme ihtimali de yükselecektir.

Bu doğru bir uygulama değildir. Biz buna karşıyız. Darbeyi gerçekleştirenler, darbeye teşebbüs ettikleri kesinleştikten sonra hükümet istiyorsa cezaevinde onlara tek tip elbise giydirsin. Bütün bir millete karşı darbeye kalkışanlara ibret-i âlem olsun diye tek tip elbise diye giydirebilirsin. Ama suçları kesinleşince...

Vermiş oldukları örnek de Guantanamo. Yani ABD’nin önceki başkanı bile seçim kampanyası dönemimde seçimi kazanması halinde Guantanamo’yu kapatacağını söylemişti. Guantanamo, hukukun ayaklar altına alındığının, Guantanamo hukukun katledildiğinin, Guantanamo insanlığın katledildiğinin bir numunesi olmuştur. Böyle bir yerden bahsediyoruz. Yani orada sürekli gözleri bağlı, kafalarına çuval geçirilmiş bir şekilde, cezaevi şartlarında bile ayaklarındaki prangaları çözülmeyen, bir yerden bir yere nakledilirken tekerlekli sandalyeler ile götürülen, elleri kelepçeli, birbirinden uzak tutulan, insanlık dışı muamelelerin yapıldığı, aylarca, yıllarca mahkemelere bile çıkarılmadığı bir yerden bahsediyoruz. Şimdi Guantanamo örnek verilecek bir yer mi Allah aşkına? Böyle bir örnek olabilir mi? Veya oradan ABD’nin her şeyini eleştireceksiniz, ABD’nin yaptığı belki en iğrenç işlerden bir tanesini örnek alarak, onlar yaptı diye bizde burada yapabiliriz diye örnek vereceksiniz. Bu kabul edilebilir şey değildir.”

28 ŞUBAT BRİFİNGLİ YARGISININ MAĞDURLARI

Hem 28 Şubat yargısının hem FETÖ yargısının mağduru olan çok sayıda masum, çok sayıda mazlum cezaevlerinde ömür tüketmeye devam ediyor. En son 21 Aralık 2017’de, 28 Şubat sürecinin aktörlerinin yargılandığı davada savcılık mütalaasını açıkladı ve dosya sanıklarından 60 kişi için ağırlaştırılmış müebbet hapis talebinde bulundu. Bundan sonra yeniden 28 Şubat mağdurları gündeme geldi. Yeterince gündemi meşgul etmedi ama gerçekten bu vesileyle gündeme gelmesi daha fazla gündemde yer edinmesi gereken konulardan bir tanesi.

28 Şubat sürecinde ne olduğunu belki herkes hatırlamayabilir. Ama 1995 milletvekili genel seçimlerinde Refah Partisi’nin birinci parti olması ve kurulacak olan koalisyon hükümetinin büyük ortağı olacağının anlaşılması üzerine 1996’nın başından itibaren askeriye içerisinde ‘Batı Çalışma Gurubu’ adı altında bir yapılanma oldu. Neticede 11 aylık Refah-Yol hükümetinin istifasıyla sonuçlanan süreç, o zaman basının kullandığı ve bu darbenin planlayıcılarının da beğendiği bir isimle, ‘Post Modern Darbe’ olarak isimlendirildi ve hükümet düştü. Fakat bu Batı Çalışma Grubu eylem planında sadece hükümet değişikliği için değil, ‘irtica ile mücadele eylem planı’ adı altında memlekette pek çok alanda, üniversitelerdeki öğrencilerden öğretim üyelerine, yeşil sermeye olarak nitelendirdikleri esnaftan STK’lara, cemaatlerden tarikatlara herkese yönelik bir eylem planları vardı. Kendi bakışlarına göre Türkiye’yi “irtica”dan temizleyeceklerdi. O dönemde yapılanlardan bir tanesi, özellikle 29 Nisan’da (1997) bir brifingler dizisi başladı. Genelkurmay kendi personelinden başlayarak bir brifing dizisi başlattı. Daha sonra yüksek yargı mensupları bu brifinglere davet edildiler. Kendilerine, nasıl davranılması gerektiği konularında uzun uzadıya izahatlar yapıldı askerler tarafından. Ve o yüksek yargı mensupları dakikalarca bu brifingi veren generalleri ayakta alkışladılar. Son duruşmada savcının özet olarak belirtmiş olduğu tespitlerden bir tanesi şu: ‘Genelkurmay tarafından organize edilen “bilgilendirme toplantıları” ve “brifingler” çeşitli konular üzerinde hükümete bir ön uyarı, kamuoyu oluşturma ve manipülasyon aracı olarak kullanılmaktadır. Basın yayın organlarına yönelik olarak yayınlanan “Basın Açıklamaları” da aynı kategoridendir. 28 Şubat sürecinde genelkurmay tarafından düzenlenen “irtica brifingleri” gazetecilerin yanı sıra yargı mensuplarına da verilmişti.’

Savcının tespiti ve orada kullanılan şeylerden bir tanesi ilginç. Çevik Bir başkanlığında 7 Nisan 1997’de yapılan bir toplantıda söylenen şeyler şuydu: ‘Hükümete muhtıra verilmesi, sıkıyönetim ilan edilmesi, hükümetin değişimi, kriz yönetimi oluşturulması, eylem planının yapılması, yargı ve kamu yöneticilerine destek/tehdit…’Bir yerde de polise havuç ve sopanın gösterilmesi gerektiği söyleniliyor. Bu toplantılarda hâkimlere ve savcılara brifingler verildi ve yargı yönlendirildi.

Ben bir hukukçu olarak adliyelerde ceza dosyalarını özellikle de dindar kesime yönelik açılmış olan dosyaları takip etmiş bir hukukçu olarak söylüyorum. 29 Nisan 1997’deki brifinglerden önce de benzer nitelikte irtica ile mücadele adı altında devlet kadrolarındaki bazı klikler tarafından operasyonlar yapılıp insanlar derdest ediliyordu ve yargılanıyordu. Mahkemelerde süründürülüp mağdur ediliyorlardı. O davaların sonucunda mahkemeler bakıyordu ki çok ciddi bir şey yok, önemli bir kısmında beraat kararı çıkıyordu. Kendi arşivimden bunu net bir şekilde söyleyebilirim ki, bu brifinglerden önce mahkemelere intikal edip beraat edenler yüzde seksenin üzerindeydi. Yani sanık olarak haklarında dava açılan insanların yüzde 85’e yakını beraat ediyordu. Fakat o brifinglerden sonra durum tam tersine döndü. Hakkında hiçbir delil olmayan kişiler mahkemeler tarafından beraat ettirildikleri takdirde savcılar itiraz ediyorlardı. Dosya Yargıtay’a gidiyordu, Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi tarafından bu kararlar sanıkların aleyhine olacak şekilde bozuluyordu. O yüksek yargı mensuplarının askerlerden almış oldukları brifinglerin etkisi bariz bir şekilde görülüyordu. Bazen hiçbir gerekçe göstermeden sadece baskıyla verilen kolluk ifadelerine dayandırılarak mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiği Yargıtay tarafından belirtiliyordu. Dosyalar döndükten sonra mahkemeler o kişilere ağır cezalar veriyordu. Hatta o dönemden sonra o brifingli yargı tarafından o kadar ucube kararlar verildi ki, mahkemenin vermiş olduğu cezayı aleyhe temyiz olmamasına rağmen Yargıtay aleyhe bozuyordu. O kadar fütursuzca ve pervasızca hareket ettiler ki, ceza vermeyi kafalarına koydukları insanlara, önceden kimlerin ceza alacağı kendi yanlarında istihbari bilgilerden kararlaştırdıkları bazı dosyalarda, yakalanmamış olan kişilerin ellerinde barut artığı olduğuna dair bilirkişi raporları tanzim edip dosyalara konulurdu. Yargıtay’da çok korkunç hukuk katliamları yapılarak pek çok insan mağdur edildi.

Şimdi FETÖ’nün ne olduğu anlaşıldı. Dokuzuncu daire başkanlığının nasıl çalıştığı devletin resmi kurumlarının raporlarıyla, bunların nasıl hukuku katlettikleri, Persilvanya’ya bakıp karar verdikleri ifade edildi. 2 hafta kadar önce 28 Şubat döneminin post modern darbecilerinin yargılandığı dava dosyasında mütalaa veren savcı, bizzat dönemin aktörlerinin dilinden veya olanların kaleme aldığı belgelerden yargıya brifing vermek suretiyle neler yaptıklarını, onları nasıl korkuttuklarını, nasıl tehdit ettiklerini, nasıl kendi yanlarına çekmek için havuç-sopa taktiği uyguladıklarını bugün savcılar söylüyor ve onlara müebbet hapis cezası isteniliyor.

Bizde şunu söylüyoruz; zulmeden birisine, zulmünü anlamış olduktan sonra hak ettiği cezayı vermiş olmak, adaleti tesis etmiş olmak için yeterli değildir. Eğer zalimin zulmünü görmüşseniz ve karşılığında buna gerekli cezayı vermişseniz ve buna rağmen onun zulmederek mağdur ettiği kişinin mazlumiyeti, mağduriyeti devam ediyorsa, elinizde imkân da varsa, onun mazlumiyetini, mağduriyetini gidermeniz gerekmektedir. Adaletin gereği budur. Eğer siz bunu yapmazsanız işinizi eksik yapmış olursunuz.

Şuan FETÖ bağlantısı nedeniyle insanlara zulmeden, insanlara adalet dağıtmakla görevli olmasına rağmen üzerinde ‘Adalet Sarayı’ yazılı binalarda hâkim cübbesi giyerek kendi örgütsel çıkarları için veya kendi örgüt liderinin talimatları doğrultusunda zulmeden, insanların özgürlüğünü, onların hakkını ellerinden alan insanları cezaevlerine kapatmış olabilirsiniz. Öyle bir yargı sistemi ki, hâkimin zulmen içeriye kapattığı kişi ile o hâkimi, bitişik koğuşlarda tutabiliyorsunuz. Bu nasıl bir şeydir? Şuanda, FETÖ yargısının mağdur edenleri önemli oranda içerde. 28 Şubat yargısına brifing verenlerin önemli bir kısmı şuan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilmesi talebi ile mahkeme karşısına çıkıyorlar. Önümüzdeki 8 Ocak Pazartesi günü onların duruşması olacak. İhtimal ki bunların da önemli bir kısmı ceza alacak. Ceza aldıktan sonra ihtimal ki bunların bir kısmı da belki FETÖ adına yargılama yapan ve insanlara zulmeden hâkimlerin bitişik koğuşunda kendilerine bir yere bulacak. FETÖ adına zulmedenler ile Kemalist sistem adına insanlara zulmedilmesini, hatta devletin mamurlarının, hükümetinin, başbakanının, bakanının hedefe oturtulmasını, onların bertaraf edilmesini, hükümetin devrilmesini, insanların özgürlüğünden edilmesini kendilerinde bir hak olarak görenler, yani darbe yapanlar cezaevinde bitişik koğuşlarda kalacak. 15 Temmuz’da darbeye teşebbüs edenler ile 28 Şubat post modern darbesini bilfiil gerçekleştirmiş olanlar, başarıya ulaşmış olanlar, biri bir koğuşta diğeri bir koğuşta olacak. Ama eğer buna rağmen belki aradaki koğuşta farklı farklı tarihlerde zulmettikleri, zulmen oraya kapattıkları ve 20 yılı aşkın bir süredir, yani 90’lı yıllardan beri cezaevlerine kapattıkları insanlar, halen bütün bu zulümler açığa çıkmış olmasına rağmen orada durmaya devam ederlerse bunun cevabı yoktur. Bunun izahı yoktur. Öyleyse yapılması gereken şey bellidir. Eğer o mahkeme kararlarının brifing sonucu verildiği, bugün yargı tarafından kabul ediliyorsa, eğer o gün Persilvanya’ya kulak kabartarak burada insanlara zulmen ceza verildiği kabul edildiği için ve orayla bağlantılı olduğu için, ‘adalet neyi gerektirir değil, benim örgütsel menfaatim neyi gerektirir’ diyerek karar verdiği için meslekten ihraç edilen ve bir kısmı cezaevine kapatılan hakimlerin, ceza verdikleri mazlumlar onların bitişik koğuşunda kalmaya devam ediyorlarsa ciddi bir sorun vardır.

Eğer, bugün iş başında olanların da gayesi sadece adaletin tesis edilmesi ise ve kendi rakiplerinden veya kendisine ters düşen insanlardan intikam almak için değil de gerçekten adalet için bunu yapıyorlarsa o zaman şunu da yapmak zorundalar: Şuana kadar yaptıklarını tamamlamak zorundadırlar. Nedir tamamlamak zorunda oldukları şey? Zalime hak ettiği cezayı verdikten sonra mazlumun da hakkını teslim  etmek. Zulmen özgürlüklerinden edilmiş insanları yeniden özgürlüğüne kavuşturmak. Zulmen 20-25 yıldır kendi çoluk-çocuğundan, ailesinden, memleketinden uzak tutulmuş, 17’lik-18’lik delikanlı iken cezaevine düşüp şu anda 40’ını aşmış insanları ailelerin yanlarına göndermektir. Onlardan özür dilemektir. Onların bu zararlarını telafi edecek sembolik de olsa bazı adımlar atmaktır. Şuan hükümetten beklenen budur. Eğer bu olmazsa gerçekten bu vebal öyle ağır bir vebal ki, bunun hem siyasi sonuçları olur, hem de daha önemlisi Mahkeme-i Kübra’daki vebali ağır olur. Bunun ağırlığı herkesi ezecek kadar büyüktür.

GENEL MERKEZ