“ABD’ye ‘dost ve müttefik’ dediğiniz müddetçe başınız beladan kurtulmayacaktır”

Bursa İl Teşkilatımızın 2’inci Olağan Kongresinde konuşan Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu, gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu.

Bursa İl Teşkilatımızın 2’nci Olağan Kongresi, Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu’nun katılımıyla gerçekleşti. Mevcut başkanımız Mehmet Şimşek bütün delegelerin oyunu alarak güven tazeledi.

Tek liste ile girilen seçimde mevcut İl başkanımız Mehmet Şimşek bütün delegelerin oyunu alarak yeniden il başkanı seçildi.

Barış Manço Kültür Merkezi'nde Kur'an-ı Kerim tilavetiyle başlayan kongrede yapılan divan seçiminin ardından mali rapor ve faaliyet raporu okunarak ibra edildi.

Raporların ibrasının ardından İl Başkanımız Mehmet Şimşek bir teşekkür ve selamlama konuşması yaptı.

Kongrede, gündeme dair önemli açıklamalarda bulunan Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, partimizin kurulduğu günden beri adalete bakış açısı, FETÖ’nün tarihi geçmişi ve mağdur ettiği insanlar, ABD ile devam ettirilen stratejik müttefiklik, Afrin Operasyonunun yansımaları, terör çetesi israilin siyonist oyunları, Adalet Bakanı Abulhamit Gül’ün FETÖ soruşturmaları konusundaki açıklaması ve İslam aleminin içinde bulunduğu dağınıklığın bir araya gelmemesi gibi konulara değindi.

Genel Başkanımız Sayın Zekeriya Yapıcıoğlu'nun konuşmasından öne çıkan başlıklar:

“Yola çıktığımızda ‘Dürüst Siyaset Gerçek Adalet’ şiarıyla Bismillah deyip ilk adımımızı atmıştık. 2’nci Olağan Kongrelerimizi de yine “Önce İnsan, Öncelik Adalet” temasıyla gerçekleştiriyoruz.

Niçin önce insan? Niçin öncelik adalet? Siyaset sahnesine besmele ile ilk adımı atmazdan önce hazırlık sürecinde memleketin en ciddi sorununun bu olduğunu tespit ettiğimiz için. Gerçekten adalet noktasında çok ciddi eksikliklerimiz, kat etmemiz gereken yolumuz var. Belki izleyenleriniz olmuştur. Adalet Bakanımız bir özel televizyon kanalında bu sabah diyordu ki, ‘Şu son FETÖ soruşturmaları nedeniyle 4 binin üzerinde hakim ve savcının, FETÖ ile irtibat ve iltisakları nedeniyle meslekle ilişkileri kesildi. Bu yaklaşık olarak hakim ve savcı sayısının üçte biri demektir. Bunlardan bin 400’e yakını şu an cezaevlerinde tutuklu. ‘Terörist’ diye cezaevlerine atılmış durumda. Şu anda kürsüye çıkıp memlekette adalet dağıtmak ile meşgul olan veya bunu yapmaya çalışan hakim ve savcılarımızın yarısından fazlası meslekte henüz 5 yılını doldurmuş değil. Çok genç hakimlerle adalet hizmetleri verilmeye çalışılıyor. Niçin bunları söyledi sayın bakan? Bu meslekten ihraç edilen FETÖ mensubu hakim ve savcılar, ‘adalet ne istiyor, adalet neyi gerektirir; kim haklı-kim haksız; kim suçlu-kim suçsuz hiç oralı değildi. Bunlar kendi ideolojilerine göre, kendi bakış açılarına göre; kendi örgütsel menfaatlerine göre kimin cezalandırılması gerekir, kimin beraat ettirilmesi gerekir, hakkın kime teslim edilmesi gerekir buna bakıp karar vermişler’ diyor. Bu ne demek? Yani onların vermiş oldukları kararların tamamı şaibelidir demek. Kim bunu söylüyor? Memleketin adalet kurumunun başındaki Adalet Bakanı söylüyor. Başka kim söylüyor? O hakim ve savcıları meslekten ihraç ederken Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, yazmış olduğu kararın gerekçesinde bunları bir bir sıralıyor. Diyor ki, ‘FETÖ mensubu hakim ve savcılar Pensilvanya'ya kulak kabarttılar. Bazı önemli dosyalar olduğu gibi fotokopileriyle birlikte oraya gönderildi. Nasıl karar vermemizi buyurursunuz’ dediler. Bir şey daha söyledi adalet bakanımız. Bu FETÖ mensubu hakim ve savcıların yapmış oldukları işlemlerle ilgili bir örnek kabilinden. Dedi ki, ‘mesela işleri iyi olan bir iş adamına gitmişler. Kendisinden maddi destek istemişler ret cevabı alınca vay sen misin böyle diyen? Onun hakkında soruşturma dosyaları açmışlar annesinden emdiği sütü burnundan getirmişler, pişman etmişler. Yani ne yapmışlar? Hukuku, mahkemeyi yani sahip oldukları makamları ve o makamların kendilerine verdiği yetkileri kötüye kullanmıştır. Bunu Adalet Bakanı bugün söylüyor. Ama biz, partiyi kurduğumuz günden beri, siyaset sahnesine adım attığımız günden itibaren söylüyoruz.

“Bugün ‘ihanet şebekesi’ olarak isimlendirilen şebekenin, ‘hizmet hareketi’ olarak isimlendirildiği gün de bunun farkındaydık”

Biz şu anda FETÖ örgütünün elebaşı olarak isimlendirilen, belki de isminden dolayı örgütüne de FETÖ ismi yakıştırılan kişi, muhterem hocaefendi olarak isimlendirildiği gün de söylüyorduk. Biz o gün de bunu söylüyorduk. Biliyorduk ve görüyorduk çünkü. Bugün ‘ihanet hareketi, ihanet şebekesi’ olarak isimlendirilen şebekenin, ‘hizmet hareketi’ olarak isimlendirildiği gün de bunun farkındaydık ve yüksek sesle dile getiriyorduk. Biz dahasını da biliyorduk. Sadece onların aleyhine gazetede haber yaptı diye gözaltına alınan ve bundan dolayı sorguya çekilen nice gazeteci var. Sadece onların alanını kapatıyor diye pek çok STK idarecilerinin ‘terör örgütü idarecisi’ olarak cezalandırıldığını biliyoruz. Bütün bu dosyaları, her dönemdeki adalet bakanlarının masasının üzerine koymuş bulunuyoruz. Şu andaki adalet bakanı da bunlardan bir tanesidir. Kendisi de bundan haberdardır. Bundan önceki adalet bakanı da haberdardı. Bizim 5-6-10 yıldır söylediklerimizi nihayet devlet ricali söylemeye başladı. Peki, yeterli mi? yetiyor mu?

“Adliye Teşkilatı çökmesin diye bazı zulümler devam etsin diyorsanız. Dikkat edin zulmün devamı halinde devlet çöker”

Biz doğruları söylemekte ısrar edeceğiz ve gün gelecek inşallah Rabbim dilerse bu ses şarktan-garba yankılanacak ve herkes gerçeği görecek. Ama biz ümit ediyoruz ki, o gün çok geç olmayacak. Çok geç olmasın istiyoruz. Şimdi ‘bunun sadece seslendirilmesi yeterli mi?’ diye sorduk. Cevabını verelim. Aslında herkes bunun cevabını biliyor. Daha önce de defalarca söyledik, bir kez daha tekrar edelim. Siz bir yerde bir zulüm yapıldığını tespit ettiniz, zalime de zalim dediniz. ‘Ey zalim! Sen bir zamanlar bu memlekette güya adalet dağıtıyordun ama sen zulmetmişsin’ dediniz. Bir de ceza olsun diye onu oturduğu makamdan indirdiniz. Bazılarını da götürüp cezaevine kapattınız. Yeterli mi? Peki onun zulmettiği, onun zulmen cezaevine tıktığı, orada ömür tüketen insanlarla yan yana, bitişik koğuşta durmaya devam ediyor bu insanlar. Siz o mazlumların hakkını iade etmediğiniz müddetçe işinizi yapmış oluyor musunuz? Siz çıkıp diyeceksiniz ki memleketin adalet bakanı olarak, 'bizim hakim ve savcı olarak görevlendirdiğimiz, 10 yıl kol kola, yan yana yürüdüğümüz, her türlü imkanı verdiğimiz, Anayasa değişikliğinden sonra Hakimler Savcılar Yüksek Kurulunu teslim ettiğimiz, bu şekilde Yargıtay’da da çöreklenmelerine fırsat verdiğimiz adamlar bizi kandırdılar. Vatandaşlarımıza zulmettiler. Öyleyse biz de onların cezasını veriyoruz. Ama onların zulmettikleri de cezaevlerinde yatmaya devam etsin.’ Ya bu nasıl mantıktır. Bu nasıl adalet anlayışıdır. Böyle bir şey olur mu? Gerekçe olarak bundan önceki sayın adalet bakanımız diyordu ki, ‘biz FETÖ mensubu hakim ve savcıların vermiş oldukları kararları geçersiz sayarsak, zaten hakim ve savcıların üçte birini meslekten attık, yargı teşkilatı bu kadar dosyanın altında kalkamaz çöker.’ Ben de buradan söylüyorum bir kez daha. Sayın Bakan ve hükümetin diğer yetkilileri! Adliye Teşkilatı çökmesin diye bazı zulümler devam etsin diyorsanız, dikkat edin zulmün devamı halinde devlet çöker. Çünkü ‘adalet mülkün temelidir’. Ve bunu yapmaya hiçbirinizin hakkı yoktur.

“Gerçekten adalet terazisi bozulursa, toplumun dengesi bozulur”

Gerçekten adalet terazisi bozulursa, toplumun dengesi bozulur. Gerçekten adalet terazisi doğru tartmazsa toplumsal huzur kaybolur. Zulüm ayyuka çıkarsa kardeşlik bozulur. Kardeşlik bozulursa birlik-beraberlik yok olur, sadece lafta kalır. Birlik-beraberlik olmazsa o zaman siz temelden sarsılırsınız. En düşük bir rüzgârda yıkılırsınız, yıkılmaya mahkum hale gelirsiniz. Gücü sizinkinin onda biri bile olmayan, bir avuç kendini bilmez gelir sizinle oynar, sizi sallar, sarsar, tehdit eder ve ediyorlar da.. Hâlbuki biz biliyoruz ki, toplu vurdukça yürekler; onu top sindiremez. Siz yüreklerin toplu vurmasını istiyorsanız, adaleti tesis edeceksiniz. Hiç kimse, ‘ben haksızlığa uğradım. Ben zulme uğradım’ hissine kapılmayacak. Eğer böyle bir hisse kapılan varsa o da, o hislerinde yanılıyor olacak. Veya hiç olmazsa adaletsizlikleri, asgariye indirmek için bir çaba içerisinde olacaksınız. Göz göre göre haksızlıkların yapılmasına seyirciyi kalmayacaksınız. Zira zulme rıza zulümdür.

“Diyoruz ki, keşke Afrin Operasyonunun yapılmasına ihtiyaç kalmasaydı”

Memleketin gündemini meşgul eden hususlardan bir tanesi de Afrin Operasyonu. Her gün hemen herkes bu konuda bir şeyler söylüyor. Biz başından beri söyledik. Diyoruz ki, keşke Afrin Operasyonunun yapılmasına ihtiyaç kalmasaydı. Keşke durum bu noktaya gelmeseydi. Niçin başladı Afrin operasyonu? Güya sözüm ona dost ve müttefik ABD, ‘ben 30 bin kişilik sınır ordusu kuracağım’ dedi. Hükümet yetkililerimiz hop oturup, hop kalktı. Bu nasıl dostluk, nasıl müttefiklik? Bu müttefiklik hukukuna sığar mı? Dost dosta bunu yapar mı? ‘Yapmayın etmeyin, bakın bunu yaparsanız geliriz vururuz’ dedi ve gitti girdi. Biz de o gün dedik, aslında Türkiye orada YPG ile PKK ile savaşmıyor. Çünkü onlar Amerika'nın kara gücü. Amerika'nın askerleridir. Öyle ya Amerika onları eğitti, silah verdi; istikamet verdi, hedef gösterdi ‘git vur’ dedi ve onlar da gidip vurdu. Öyleyse onun isminin Coni olmaması, başka bir şey olması bir şey değiştirmiyor.

“Siz ona ‘dost ve müttefik’ diye hitap ettiğiniz müddetçe, sizin başınız beladan kurtulmayacaktır”

Şimdi hala Türkiye diyor ki, ‘biz NATO üyesiyiz. Biz Amerika ile stratejik müttefikiz. Biz dostuz. Amerika şu desteğini kestiği zaman bu sorun çözülecek. Amerika destek verdiği müddetçe bölgede sorunlar devam edecek.’ Daha geçtiğimiz gün hükümet sözcüsü Yozgat’ta söyledi. Sorun neymiş? Amerika'nın onlara destek vermesi. Biz ilk söyledik. Sorun Amerika'nın kendisidir. Sorun sivrisinek değil, bataklıktır bataklık. Bataklık Amerika'dır. Amerika'yı orada davet ettiğiniz gün biz söyledik. Ey hükümet yetkilileri! Siz zannediyor musunuz ki, Amerika gelip oraya girdiğinde Suriye'nin mazlum halkının menfaatleri için çalışacak? Ya da bölgedeki diğer ülkelerin menfaatini gözetecek. Ya da onlara hayırlı olacak bir adım atacak? Böyle bir şey zannediyor musunuz? O bütün dünyanın kanını emse doymayacak bir vampirdir. Onun yeryüzünde bir tek dostu vardır, o da siyonist terör çetesi israil. Bir de onun menfaatleri... Siz ona ‘dost ve müttefik’ diye hitap ettiğiniz müddetçe, sizin başınız beladan kurtulmayacaktır. Onun verdiği füzelerle sizin tanklarınız da vurulacak, yarın Allah korusun uçağınız da düşecek. Siz hala ‘dost ve müttefik’ demeye devam mı edeceksiniz?

“Şu anda siyonist israil çetesinin işgal ettiği Filistin topraklarının etrafındaki ülkeler kendi iç meselesiyle meşgul”

Suriye'de olaylar baş gösterdiğinde yapmayın, etmeyin, Allah aşkına şu emperyalistleri buraya davet etmeyin, onlar gelirse hepinizin başına bela olur. Bu ümmetin iç meselesidir ey İslam ülkelerinin yöneticileri! Toplanın bir araya gelin. Şu ümmetin iç meselesini kendi aranızda çözün. Suriye'de mazlum bir halk var. Suriye'de zalim bir yönetim var. O halkın meşru, makul bazı talepleri var. Fakat bu talepleri yönetime kabul ettirmenin yolu silaha sarılmak değil, iç savaş çıkarmak değil. Çözüm olmaz. O zamanki hükümetin bazı yetkilileri dediler ki, ‘biz sabahleyin bir gireriz sınırdan, Evelallah Şam'da Emeviye Camisi'nde ikindi namazımızı kılarız. Ne oldu? 2011'in 15 Mart'ında başlayan bu olaylar, 7 yıla yakın bir zaman geçti daha ikindi olmadı mı? Sizin saatiniz mi durdu. Yapmayın dedik. Sizin yanı başınızda yangın çıkarsa, bundan etkilenirsiniz dedik. Herhangi bir bölge ülkesi karışırsa, bölünürse bundan herkes zarar görür dedik. Bu bizim politikamız olamaz. Bu siyonizmin politikasıdır. Çünkü Siyonizm diyor ki, ‘benim etrafım ne kadar çok kaosa sürüklenirse, ne kadar çok karışırsa; benim çevremdeki ülkeler kendilerini ne kadar güvensiz hissederlerse ben o kadar güvende olurum’ kendi açısından doğru bir politika. Evet, şu anda siyonist israil çetesinin işgal ettiği Filistin topraklarının etrafındaki ülkelerin her birisi kendi iç meselesiyle meşgul. Eğer Allah muhafaza 15 Temmuz darbe girişimi Türkiye’de başarılı olmuş olsaydı, şu anda Türkiye'nin hali daha kötü olacaktı.

“25 milyonluk bir ülkede 1 milyon kişi öldü”

Şimdi israilin kimseden bir çekincesi var mı? Yok. israil her gün Filistin'deki Müslüman kardeşlerimize zulmetmiyor mu? Ediyor. Her gün yeni yerleşim birimleri inşa etmek suretiyle işgal ettiği topraklara biraz daha bir şey katmıyor mu? Katıyor. Ablukadan dolayı Gazze’deki hastaneler hizmet veremeyecek duruma geldi mi? Evet geldi. Yakıt sıkıntısından dolayı jeneratörler stop etti mi? Evet etti, elektrik üretemiyor artık. Peki, bu bizim gündemimiz de mi? Hayır. Ne gündemimiz? Afrin. Sabah açın televizyonu, bir daha ki sabaha kadar haber kanalları 24 saat canlı yayın ile Afrin’i konuşuyor. Hangi Afrin'i? Bizim davet ettiğimiz ABD’nin başımıza bela ettiği Afrin’i. Biz davet ettik değil mi? Belayı biz çağırdık. Suriye'de olaylar başladığın dedik ki, ‘Ey batı, ey özgürlük savaşçısı, ey insanlığın değerlerinin savunucusu! Bakın Suriye'de insanlık ölüyor bir el atın’ dedik. Allah akıl versin. Geldiler işte.. Geldiler 60 ülkelik bir koalisyon kurdular. İŞİD'i vuruyoruz diye yüzbinlerce ton bomba attılar. 1 milyon insan öldü; rejimin eliyle, rejimi destekleyenlerin eliyle, muhaliflerin eliyle ya da batılı koalisyonlarının eliyle. Ne farkeder. 1 milyon candan bahsediyoruz. 25 milyonluk bir ülkede 1 milyon kişi öldü. 25 milyonluk bir ülkede 5 milyon kişi yurtdışına kaçtı. Nüfusun yarısı yer değiştirmek zorunda kaldı. Baştanbaşa bir ülke harap oldu. Biz zannettik ki onlar geldiğinde oraya medeniyet inşa edecekler öyle mi? İnsan bir ders alır.

“Sizin hesaplarınız tutmayacak, tutmaz”

Afganistan'a girdiler ne götürdüler oraya? Irak’a girdiler Saddam rejimi devrildi ne oldu peki sonrası? Şimdi Afrin ile ilgili Sayın Cumhurbaşkanı hatırlatmada bulunuyor. Diyor ki, ‘Afrin'de ne kadar kalacaksınız diye soranlara hatırlatıyorum. Siz Afganistan'da Irak'ta ne kadar kaldınız? İşiniz bitti mi?’ Su-i misal, Emsal olmaz. Sadece onların, ‘Afrin’de ne kadar kalacaksınız’ dedikleri zamanlarda mı hatırlayacaksınız onların oradaki zulümlerini? Keşke onları Suriye'ye davet ederken de hatırlasaydınız. Hatırlayın Libya karışmaya başladığında NATO, ‘Ben Libya'yı vuracağım’ demişti. İlk tepkiler neydi hatırlıyor musunuz? Unuttuk mu? Bizzat Sayın Cumhurbaşkanı ağzıyla, ‘NATO'nun Libya'da ne işi var?’ Öyle mi? Evet cümle aynen buydu. ‘NATO'nun Libya'da ne işi var?’ doğru. ‘NATO'nun Libya'da ne işi vardı?’ Libya'nın petrolü var, Libya'nın petrolü içmeye gittiler. Oradaki insanların kanları ile birlikte. Birkaç gün sonra NATO'nun İzmir'deki üssünden kalkan uçaklar gidip Libya'yı vurmaya devam etti. Şimdi Libya diye bir devlet var mı? Yok. Sonra da ‘bu kadar terör grubu, bu kadar terör örgütü nereden besleniyor, bunların kaynakları nereden geliyor?’ diye derin derin analizler yapmaya devam edin siz. Sizin hesaplarınız tutmayacak, tutmaz.

“Kendi sorunlarımızı emperyalizme havale etmeden, İslâm kardeşliği çerçevesinde adalet temelinde çözmeyi öğreneceğiz”

Bu karanlık tabloları göz önüne sermemizdeki amaç sizleri ümitsizliğe sevk etmek değildir. Ümitsizlik bizim kârımız değildir. ‘Müminde ümitsizlik; üçgende dördüncü kenar gibidir’ der Necip Fazıl. Üçgende dördüncü kenar olmaz. Mümin, ümitsiz olmaz. Biz ümitsiz değiliz. Ümitsizliğe düşmeyeceğiz. Ama önce derdimizin ne olduğunu, hastalığımızın ne olduğunu iyice bir teşhis etmemiz gerekir. Temamız bundan dolayı ‘Önce İnsan Öncelik Adalet.’ Önce insanın mükerrem bir varlık olduğunu bileceğiz. Önce adaletin; her şartta, her yerde, her insana farz olduğunu idrak edeceğiz. Önce kendi sorunlarımızı emperyalizme havale etmeden, İslâm kardeşliği çerçevesinde adalet temelinde çözmeyi öğreneceğiz. Bu şekilde çözmek için ortaya bir irade koyacağız. Dış politikanın ekseninde de adaleti yerleştireceğiz. Menfaat üzerine dönen dış politikada, tabii ki İslam ülkeleri arasında bu güvensizlik oluşacak. Bu nedenle her birisi farklı farkı bir emperyalistin yanında onun kuyruğuna takılarak birbirine parmak sallayacak. Bir kez daha Müslüman olduğumuzu hatırlayacağız. Bir kez daha attığımız her adımın o çerçevede olmak mecburiyeti olduğunu bileceğiz. Bizim böyle bir zorunluluğumuz var. Hele hele bir memleketi idare ediyorsak ya da onu idareye talip isek.

“Biz ümmetin vahdetini, Müslümanların birliğini sürekli gündemimizde tutmaya devam edeceğiz”

Ümitlerimizi taze tutalım. Birileri şimdi bunun sırası mı sizin başka gündeminiz yok mu? Demesine bakmadan, aldırış etmeden biz ümmetin vahdetini, Müslümanların birliğini sürekli gündemimizde tutmaya devam edeceğiz. Hem de en üst sıralarda. Çünkü biz hastalığı teşhis etmiş bulunuyoruz. Bizim hastalığımız birbirimize kardeş nazarıyla bakmayı unutmuş olmamızdandır, ihmal etmemizdendir. Bizim hastalığımız birbirimizden ayrı düşmemizden dolayıdır. Küfrün bu kadar üzerimize gelmesinin sebebi onun çok güçlü olmasından değil, bizim güçsüz düşmüş olmamızdandır. Bizim güçsüzlüğümüz sayıca azlığımızdan değil, ittifaksızlığımızdan dolayıdır. Onlar maddi silahlara sahip, bizim silahımız bizim birlik-beraberliğimiz, kardeşliğimiz onların en güçlü silahlarından daha güçlüdür ama biz o elimizdeki dünyanın en güçlü silahını ihmal etmişiz bir kenara bırakmışsınız.

“Şimdiki imkanlarımız bine katlansa biz bunun tamamını; ümmetin bir araya gelmesi için, Müslümanların yeniden kardeş olması için sarf edeceğiz”

Biz onların yaptığı silahların benzerini yapmaya çalışıyoruz. Yapalım onu da yapalım itirazımız yok. Keşke savunma sanayimiz %100 yerli olsa. O da yetmez keşke cebimizde taşıdığımız şu akıllı telefonların hepsi yerli olsa. Keşke bizim milli bilgisayarımız, yazılım sistemimiz, hatta arama motorumuz olsa. Bir şeyi ararken Google, Yandex'e sormasak. Aramayı kendi yerli motorumuzdan yapsak. Yapalım ama ondan önce kardeş olalım. Ondan önce birliğimizi sağlayalım. Kalbimizdeki herhangi bir Müslümana dair kini silip atalım. Şunu bilelim ki, ‘kalbinde hardal tanesi kadar kin olan cennete giremez.’ Bilelim ki, ‘cennet müminlerindir ve bilelim ki iman etmedikçe cennete girmek mümkün değildir ve birbirimizi sevmedikçe iman etmiş olmayız.’ Ne oluyor bize? Aramızdaki ufak tefek farklılıklardan dolayı, birileri çıkıp etnik temelde, mezhep temelde bizi birbirimize kırdırtmaya çalışıyor ve biz de hemen oyuna gelip balıklama sazan gibi atlıyoruz onun üzerine. Neden? Allah'ın bize verdiği aklı hiç mi kullanmayacağız? Allah mutlak surette bunun hesabını soracaktır. Şu anda oturduğumuz makamların da hesabını vereceğiz. Şu anda sahip olduğumuz yetkilerin de hesabını vereceğiz. Sahip olduğumuz servetlerin de hesabını vereceğiz. Öyleyse biz şuna karar kıldık. Bizim şimdiki imkanlarımız, şimdiki aklımız, şimdiki servetimiz, şimdiki kuvvetimiz bine katlansa biz bunun tamamını; şu ümmetim bir araya gelmesi için, Müslümanların yeniden kardeş olması için sarf edeceğiz. Adaletin tesis edilmesi için sarf ederiz. Başka bir yol da bilmeyiz. Yol varsa budur başka bir yol bilmeyiz.

Konuşmaların ardından Bursa İl Başkanımız Mehmet Şimşek, Yapıcıoğlu’na hediye takdim etti. 

BURSA İL BAŞKANLIĞI