Kâhta İlçe Kongresine katılan Genel Başkanımızdan gündeme dair önemli açıklamalar

Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, katıldığı Kâhta İlçe Kongremizde gündeme dair önemli açıklamalarda bulundu.

2017-10-25 11:53:21 / GENEL BAŞKAN / Küçült | Büyüt

Kâhta İlçe Teşkilatımızın 2'nci Olağan Kongresine katılan Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, burada yaptığı konuşmada gündemdeki gelişmelere dair önemli açıklamalarda bulundu.

Yapıcıoğlu, yaptığı konuşmada; İslam coğrafyasında yaşanan katliam ve zulümler,  Mavi Marmara’ya saldıran Siyonist tetikçilerle ilgili verilen takipsizlik kararı, et fiyatlarını düşürmeye yönelik alınan et ithalatı tedbirler, İslam coğrafyasında yaşanan katliamlar,  adalet mekanizmasının işleyişinde yaşanan usulsüzlükler ve ABD ile ilişkilerde yaşanan son gelişmelere değindi.

Kur'an-ı Kerim tilavetiyle başlayan kongre, sinevizyon gösterimi ve sonrasında mevcut İlçe Başkanımız Bedir Elçi’nin yaptığı selamlama konuşmasıyla devam etti.

Ardından kürsüye gelerek bir teşekkür konuşması yapan Adıyaman İl Başkanımız Ali Çelik, kentte yaşanan sıkıntıların giderilmesi adına hükümetin ve yetkililerin bir irade ortaya koymaları gerektiğini belirtti.

Okunan faaliyet raporu ve mali raporun ardından konuşan Genel Başkanımız Zekeriya Yapıcıoğlu, gündemdeki gelişmelere dair önemli açıklamalarda bulundu.

Yapıcıoğlu, konuşmasında ilk olarak İslam coğrafyasında yaşanan katliam ve zulümlere değindi.

Yapıcıoğlu’nun konuşmasının satırbaşları şöyle:

“Herkesin başını belaya soktular ki kimse kimseyle yardımlaşmasın”

Ülkenin çok zor zamanlardan geçtiğini ve son yüzyıldır durulmayan İslam coğrafyasının son 10 yılda iyice fokurdamaya, kaynamaya başladığını belirten Yapıcıoğlu, “Daha önce İslam coğrafyasının belli başlı yerlerinde karışıklıklar vardı, acıları vardı. Oradaki kardeşlerimizin acılarıyla, dertleriyle dertleniyorduk. Bir zamanlar Moro’dan, Eritre’den bahsediyorduk. Bir zamanlar Afganistan’dan, Çeçenya’dan, Bosna’dan bahsedip oradaki kardeşlerimizin dertleriyle dertleniyor, onlara nasıl yardım eli uzatabileceğimizi kendi aramızda tartışıyorduk, onların dertlerine ağlıyorduk. Sonra öyle bir zaman geldi ki şuanda coğrafyamızın hangi parçasında sıkıntı çeken, katledilen, bombalarla paramparça edilen, palalarla, kılıçlarla doğranan kardeşlerimize ağlayacağımızı şaşırdık. Daha geçen sene Arakan’da kardeşlerimiz bu ağır zulümleri yaşadı, o güneydoğu Asya’da ki, uzaktaki kardeşlerimize ağlamaya başlamışken; onların sorunları halen devam ettiği halde sanki Arakan’da sorun bitmiş gibi gündemimizden bile düştü. Bir zamanlar Somali’de ocaklara ateş düştüğünde oradaki kardeşlerimize dualar ediyorduk, dertleriyle dertleniyorduk, yardımlar gönderiyorduk. Şimdi Somali’nin yeniden gündemimize girebilmesi için 300 insanın aynı anda ölmesi gerek. Daha önce Yemen’de çatışmalar başladığında, çocuklar öldüğünde biz burada o kardeşlerimizin dertleriyle dertlenirken, şimdi yüzbinlerce, bir milyona yakın insan kolera salgınından bitap düşmüş halde iken 3-4 milyon insan, çoğu çocuk olmak üzere bir deri bir kemik kalmışken, açlıktan ölümle pençeleşirken gündemimizde bile değil. Bir zaman orta Afrika cumhuriyetinde o dört buçuk milyonluk orta Afrika ülkesinde yüzde 15’lik bir Müslüman nüfus vardı.  Yüzde 50 nüfusa sahip olan Hristiyanlar tarafından, -oraya sözüm ona barış gücü adı altında giden Fransız askerlerinin gözetiminde, onların desteğiyle- bu insanlar katledilirken, vücutlarından koparılan parçalar pazarlarda yemek için satılırken, oradaki Hristiyanların yamyamlık yaptığını BBC bile kabul ederken, bu olaylar şimdi gündemimizde bile değil. Niye? Çünkü bizi öyle bir hale getirdiler ki; herkes kendi derdiyle meşgul olacak bir duruma düştü. Herkesin başını belaya soktular ki kimse kimseyle yardımlaşmasın. Her birimizin başına dert açtılar. Bütün bu dertleri açanlar, bütün bu vahşetleri yapanlar bir şeyi hedefliyorlar. Bizim asla bir araya gelmememiz için durmadan dümenler çeviriyorlar. Bizim, birbirimizin yardımına koşmamamız için aramıza sürekli fitne tohumları ekiyorlar.” ifadelerini kullandı

“Bu dostluğa sığar mı?’ diye şikâyet ediyoruz.”

Emperyalistlerin Müslümanları birbirine kırdırmak için çaba içerisinde olduğunu ve Müslümanları birbirine düşman olarak tanıtıp çirkin bir tuzağa çekmeye çalıştığını belirten Yapıcıoğlu, sözlerine şöyle devam etti:

“Asıl sömürgeci onlar iken, kanlarımızı emen onlar iken, katillerimiz onlar iken, şimdi bizim yanı başımızdaki kardeşimizi bize düşman olarak tanıtıyorlar. Biz de onların bu tuzağına düşüyoruz. Durmadan onlara methiyeler düzüyoruz. Ve diyoruz ki; ‘Ya sen falanca komşuma, filanca adama, filanca kişiye bana yan baktığı halde niçin destek verdin, niçin sen ona silah verdin, niçin ona yardım ediyorsun? Bu dostluğa sığar mı?’ diye şikâyet ediyoruz.

“Bir de insanlık havarisi kesilirler”

Kardeşlerim biz onlardan niye şikâyet ediyoruz ki? Şeytanın işi şeytanlık yapmak değil midir? Şeytan bizim ayağımızı kaydırıp bizi o ateş çukuruna düşürmeye çalıştığında kendi nefsimizi kınamalı değil miyiz? Niçin şeytana kızıyoruz? Onun işi o. Bütün dünyayı üç kuruşluk menfaati için ateşe vermeye hazır insi şeytandan biz insanlık mı bekleyeceğiz? O zaman çok bekleriz. Onlardan insan olmaz, onlarda sadece insanlığın ismi olur. Sadece söylerler ama bunu da sırf yüzlerine makyaj yapmak için söylerler. Onlar insanları açıktan öldürürler, onların bütün zenginliklerini sömürürler, iliklerini emerler sonra üç koli yardım gönderirler, bir de insanlık havarisi kesilirler.

‘Müminler ancak kardeştir, öyleyse kardeşlerinizin arasını ıslah edin.’

Onlar durmadan bizi birbirimize düşürürler, bizi birbirimize düşman ederler bunu da, daha çok silah satıp, daha çok sömürmek için yaparlar. Sonra da bize; ‘ya biz sana yardım etmezsek, biz dostluk elimizi uzatmazsak, biz sana anlık istihbarat vermezsek, biz sana silah vermezsek çevrendeki şu sana kardeşmiş gibi görünen, seninle aynı inanca mensup ama aslında senin kuyunu kazmaya çalışanlar, seni arkadan hançerlemeye çalışanlar var ya; işte onlar seni bir kaşık suda boğarlar, bir günde seni  yutarlar. Biz de bu numarayı yüz yıldır yutuyoruz. Bu numarayı, bu hileyi yediğimiz müddetçe de başımız beladan kurtulmaz. Hâlbuki Allah-u Teâlâ Kitab-ı Kerim’inde müminleri uyarmıyor mu? Müminlere; ‘Müminler ancak kardeştir, öyleyse kardeşlerinizin arasını ıslah edin.’ diye emretmiyor mu? ‘Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin’ demiyor mu?  ‘Onların size karşı söyledikleri bu kötü kelimeler, onların ağızlarında taşanlardır. Onların sinelerinde saklı olan kötülükler, kin ve öfke, nefretleri daha büyüktür.’ diye ihtar etmiyor mu? Öyleyse nedir derdimiz? Biz okuduğumuzu anlamıyor muyuz, yoksa okumaktan mı vazgeçtik? Hangisi? Hangisi de olsa kötüdür.

Mavi Marmara Davası ve alınan takipsizlik kararı

Biz, ya Rabbimizin kelamına kulak verecek ve bizim için çizmiş olduğu o dosdoğru istikamette yürüyeceğiz, ya da direksiyonu ister sağa kıralım ister sola, şarampole yuvarlanıp devrilip gideceğiz; ya yara bere içerisinde kalacağız ya da can vereceğiz. Bir buçuk milyarı aşmışken ümmetin nüfusu, niçin hala 6-7 milyonluk siyonistler Filistin’deki kardeşlerimizi boğuyorlar ve biz hiçbir şey yapamıyoruz? Hatırlayın! Sayın Cumhurbaşkanının çıktığı her platformda, haklı olarak şikâyet ettiği Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin bu yapısına rağmen, Birleşmiş Milletler tarafından yasadışı, gayrı meşru ilan edilen o deniz ablukası Gazze’yi sarmışlar ya, o ablukayı yarmak için bir filo yola çıktı. Mavi Marmara ve birkaç gemiden oluşan bir filo. Oraya insani yardım götürecekti, oraya gıda götürecekti, oraya inşaat malzemesi, ilaç götürecekti. Çocuklara biraz da oyuncak götüreceklerdi. Uluslararası sularda siyonist katiller, siyonist katil sürüsü o kardeşlerimize saldırıp 10 kardeşimizi şehit etmediler mi? Ne oldu sonra?

“Bu tazminat değil haaaa… Ben lütuf olsun diye veriyorum”

Oradaki büyükelçi çekildi…  Sonra dendi ki; ilişkilerin normal hale gelmesi için 3 şartın yerine gelmesi lazım. Bir, israil özür dileyecek. İki, şehit yakınlarına tazminat verecek. Ve üç, abluka kalkacak. Bu şartları takip edebildiniz mi? Abluka devam ediyor mu? Ediyor. Şehit yakınlarına tazminat var mı? 20 milyon dolar bir para göndereceklerini söylediler ama o parayı kim gönderdi? Bir vakıf. Arada imzalanan anlaşmada da diyor ki; bu tazminat değil haaaa… Ben lütuf olsun diye veriyorum, yani; sadaka veriyorum size. Niye çünkü tazminat verse suçluluğunu kabul edecek.

“Ben kabul etmiyorum senin özrünü”

Peki, özür diledi mi? Bir kavle göre Amerika başkanının yanındayken siyonistlerin elebaşlarından bir tanesi telefon açtığında Sayın Cumhurbaşkanına demiş ki; ‘Biz hata etmişiz özür dileriz.’ Şimdi sen ulu orta, canlı yayında, bütün dünyanın gözü önünde bütün bir ümmete hakaret edeceksin, cinayet işleyeceksin. Ama yanında hiç kimse yokken telefonda özür dileyeceksin. Öyle mi. Böyle olur mu? Ben kabul etmiyorum senin özrünü. Böyle özür olmaz.

“Furkan Doğan’a bir metre mesafede ateş eden o katiller hakkında takipsizlik kararı verildi”

Peki, karşılığında ne oldu. Hükümete şöyle bir şey kabul ettirdiler.  Devlet adına da bu anlaşmaya imza attılar. Bu anlaşmaya göre; mevcut davalar düşecek. Bundan sonra o siyonist çetelere hiçbir dava açılmayacak. Eğer açılırsa o davalarda yapılan bütün masraflar, avukat masrafları dâhil hepsini Türkiye karşılayacak. Mahkeme, tazminat kararı verse o tazminatları da Türkiye karşılayacak. Bu şartlarda o davaları düşürdüler. Dün basına bir haber düştü. İstanbul cumhuriyet başsavcılığı o geminin üzerine çıkarak isimleri henüz belirlenememiş ve şehit Furkan Doğan’a bir metre mesafede ateş eden o katiller hakkında takipsizlik kararı verdi.

“Bunu hukukun hiçbir yerine sığdıramıyorum”

Savcı dedi ki; ben bunlarla ilgili dava açamam. Niye? Çünkü anlaşma var arada. Salonda belki hukukçu kardeşlerimiz vardır. Divan başkanı kardeşim, Emin Bey bir hukukçudur. Düşünebiliyor musunuz, hafızanız alıyor mu sizin? Bir insan korsanlık yapacak -ki bunlara insan demek de ne kadar doğru, o ayrı bir mesele, insanın dili varmıyor insan demeye-  robotlaşmış, beyni yıkanmış, insanlıktan çıkmış, tek hedefi öldürmek olan siyonist katil sürüsüne. Bu katil sürüsü gidecek uluslararası sularda korsanlık yapacak, gemilerin yolunu kesecek, çıkacak gemiye orada gencecik insanları, insanlık olsun diye çocuklara mama, süt, bisküvi, yiyecek şeyler veya elbise götürenlere kurşun sıkacak. Siz de imza atacaksınız, diyeceksiniz ki: Tamam bunlarla ilgili herhangi bir dava bundan sonra açılmayacak. Peşin peşin vazgeçeceksiniz bundan.  Ben kendim hukuk eğitimi aldım. Bunu hukukun hiçbir yerine sığdıramıyorum. Böyle bir şey olamaz. Ama oldu. İşte biraz da bunlardan dolayı bizim batının nezdinde değerimiz yok. Bunlardan dolayı İslam ümmetinin evlatlarını bir böcek kadar değerli görmüyorlar. Onları öldürmeyi kendilerinde hak olarak görüyorlar. Çünkü biliyorlar ki sıyıracaklar.

“Siz nasıl ‘dava açılamaz’ diye bir şeyi imzalıyorsunuz?”

Ben İslam dünyasına önderlik yapacağım diyen bir memlekete, bir ülkeye ve onun yöneticilerine 20 milyon dolar karşılığında uluslararası sularda korsanlık yapan, o gemileri kendi limanına çeken, orda insanları kaçırıp günlerce hürriyetinden yoksun bırakarak zorbalıkla, birkaç tanesini de şehit etmiş olanlara siz nasıl dava açılamaz diye bir şeyi imzalıyorsunuz? Mavi Marmara davasını yakından takip eden bir kardeşiniz olarak söylüyorum. Duruşmalara bizzat gitmiş birisi olarak söylüyorum. O günde söyledik. Kabul etmeyin dedik.

“Paran çoksa insanları ezebilirsin”

Sadece bizim memleketimizde mi böyle? Yolda gelirken bir haber okudum. Başka bir ülkede bir milyarderin kızı trafikte kırmızı ışıkta durmamış yayaların arasına dalmış, birisi çocuk altı kişiyi ezerek öldürmüş.

Haberin başlığı şu: ‘Ağlayarak girdi, gülerek çıktı.’ Nereye? Mahkemeye. Altı kişi ölmüş ama gülerek çıkmış. Niye gülerek? Çünkü tutuklanmamış.  Niye? Çünkü babası milyarder. Babası demiş ki; ‘En yüksek düzeyde kefaleti ne kadar istiyorsanız ben öderim. Şu ölenlerin ailelerine de ben tazminat ödeyeceğim kızımı serbest bırakın.’ Bu şu demek oluyor: Paran çoksa insanları ezebilirsin.

Yani Türkçesi şu: 15 Temmuzda girişilen o darbe benim talimatımla yapıldıysa o darbeye karışanlara sen dokunamazsın

Amerika konsolosluğunda çalışan, ajanlık yapan veya o darbecilere destek olan, Türkiye’den bazı belgeleri, soruşturma dosyalarını alıp onların örneklerini Amerika’ya kaçıran, kendisi de sözüm ona Türkiye cumhuriyeti vatandaşı, böyle bir ihanet içerisinde olduğu iddiasıyla tutuklanacak. Yaptı mı yapmadı mı onu yargı sürecinin sonunda göreceğiz. Amerika sonrasında diyor ki; ben artık vize vermiyorum.  Karşılıklılık esasına göre Türkiye de diyor ki; sende yoksa bende de yok. Ben de vize vermiyorum. Heyet geliyor şartlarını söylüyor, bu vize krizinin bitmesi için 4 şart var: Bir, delilleri vereceksin, ne istiyorsun, bununla ilgili ne delil var, onları vereceksin. İki, soruşturmayla ilgili bilgilendireceksin. Üç, bu adam bir şey yaptı, birileriyle irtibata geçti ise, bu irtibat Amerika hükümetinin isteğiyle mi yapıldı diye soracaksın. Dört, eğer benim talimatımla bu bağlantıları kurmuşsa, onu tutuklamayacaksın. Yani Türkçesi şu: diyor ki; şuan 15 Temmuz’da, hani bizim de bu darbe hükümete değil millete karşı yapılmıştır diyerek bir ay boyunca sokaklarda olduğumuz darbe teşebbüsü var ya, şu 15 Temmuzda girişilen o darbe benim talimatımla yapıldıysa o darbeye karışanlara sen dokunamazsın diyor.

“Biz bu oyunlara gelirsek kimse bize büyük devlet muamelesi yapmaz kardeşim”

Allah Allah, nereden alıyorsun bu hakkı? Peki, ben de soruyorum. Halk bankasının bir Genel Müdür Yardımcısı vardı. Amerika’ya seyahate gitti orda kaldı, bir daha da gelemedi. Tutukladılar onu. Niye? Ne dedi Amerika bu kişi hakkında? Amerikan menfaatlerine aykırı hareket ettiği için ben bunu tutukluyorum. Kim bu adam? Senin memurun mu? Değil. Senin vatandaşın mı? Değil. Benim vatandaşım. Benim ülkemdeki bir bankada çalışıyor. Maaşını oradan alıyor. Niçin senin menfaatlerine uygun davranmak zorunda olsun ki? “Olsun, patron benim. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir ülkenin vatandaşı benim menfaatlerime aykırı harekette bulunursa ben onu tutuklarım.” Allah Allah! Peki, benim menfaatiyle senin menfaatin çeliştiğinde ki ekseriyetle öyledir ne olacak? Yani sen şunu mu diyorsun? Hepimiz sana köle olacağız. Öyle mi? Bu cüreti nereden buluyorsun? ‘Benim silahım var’ diyor. ‘Benim param da var.’ diyor. ‘Ben yeri gelir çuval da geçiririm kafalara, yeri gelir adam da öldürtürüm sonra da veririm üç kuruş ya da biraz yardım ya da iki anlaşma ya da iki telefon görüşmesi…  Aziz dostum senle çok iyiyiz diye sırtını sıvazlarım, bitti.’ Öyle mi? Biz bunları yutarsak, biz bu oyunlara gelirsek kimse bize büyük devlet muamelesi yapmaz kardeşim.

‘Sen onların milletine tabi olmadıkça onlar aslan senden razı olmayacaklar.’

Önce sen kendine saygı duyacaksın ki başkasının saygısını kazanasın. Senin kendine saygın yoksa başkasından saygı bekleme. Sen kendi vatandaşına değer vermezsen başkasının sana değer vermesini bekleme. Niçin sen değersizsin, niçin kendine saygı duymuyorsun? Kendine saygın olsaydı sen kendin olurdun. Sen başkasına benzemeye çalışırsan kendin olamazsın. Sen başkasını memnun etmek için yaşarsan kendi vatandaşını memnun edemezsin. Sen Yahudileri, Hristiyanları memnun etmeye çalışırsan, onların milletine tabi olmadan bunu yapamazsın. Bunu Allah söylüyor. ‘Sen onların milletine tabi olmadıkça onlar aslan senden razı olmayacaklar.’ demiyor mu? Öyleyse.

“Sen rabbinin senin için koymuş olduğu ölçülere uyarsan sınırları sen belirlersin”

Niçin kendi kendini kandırıyorsun? Şu kardeşinin ensesine bir tokat attığında falanca düşmanla anlaşma imzalayıp senden razı olacaklarını zannediyorsan çok fena aldanıyorsun. Diyoruz ki; ey ümmeti Muhammed! Hangi parti mensubu olursan ol, hangi mezhep ve meşrebe mensup olursan ol hangi dili kullanıyor olursan ol, hangi ülkenin bayrağı altında yaşıyorsan yaşa, pasaportunun üzerinde ne yazdığının ehemmiyeti yok. Sen Allah’ın kulu ve son elçisi olan Hz. Muhammed’in (S.A.V) ümmetindensen, o zaman senin için koymuş olduğu ölçüyü kendine rehber edin, haddini aşma. Allah sana bir had çizmiş ve sen de o haddi aşarsan elin gâvuru sana had bildirmeye kalkar. Sen rabbinin senin için koymuş olduğu ölçülere uyarsan sınırları sen belirlersin. Kimse koyduğun sınırları aşmaya cesaret edemez. Eğer yürekler bir olursa, yürekler toplu halde atmaya devam ederse o zaman onları top sindiremez. Ama hala bizi birbirimize düşürmeye çalışıyorlar, hala bizi üç kuruşluk dünya menfaati için kardeşlerimize düşmanlık yapmaya, kuyusunu kazmaya, onları içine iteklemeye ya da onlara çelme takmaya bizi razı ediyorlar.

“Rabbim küfrün elinde oyuncak olmaktan bütün Müslümanları muhafaza eylesin”

Daha hala bizi kendilerinin dost ve müttefik olduklarına inandırmaya çalışıyorlar. Ya bir olacağız, birleşeceğiz -o birlik şu veya bu kişinin heva ve hevesi doğrultusunda olmayacak; Allah’ın bizim için koymuş olduğu ölçülerde olacak- yani adalet üzere kardeş olacağız, birbirimize haksızlık etmeyeceğiz. Ya da param parça bir şekilde küfrün elinde oyuncak olmaya devam edeceğiz. Rabbim küfrün elinde oyuncak olmaktan bütün Müslümanları muhafaza eylesin.

“Yüzlerce kişiyi böyle mağdur ettiler”

Şimdi Mavi Marmara dosyasındaki o hukuk garabetinden bahsederken yargı ile ilgili birkaç nokta var onlara da değineyim. Dün basına yeni bir haber daha düştü. İki tane hâkim, insan kaçakçılarının onları para karşılığında sınırdan geçirirken, geçirmeye çalışırken jandarma bir operasyon yaptı ve yakaladı. Baktı ki aralarında iki tane de hâkim var. İki eski hâkim. Her birisi 3 bin Euro para vermiş, Avrupa’ya kaçmak için. Ki bunlar FETO mensubu oldukları iddiasıyla aranan iki kişi. Daha önce hâkimlik yapmış. Yine bir hâkim daha, Yargıtay 9’uncu ceza dairesi hâkimi. Onun hakkında da FETÖ gerekçesiyle fezleke hazırlanmış.

Şimdi o Yargıtay üyesinin altına attığı imzayla ve verdiği mahkûmiyet kararlarından dolayı 7 yılını ceza evinde geçiren bir kardeşim var salonda, oturuyor. 10 buçuk yıl ceza vermişlerdi, cezasının bitmesine 1 yıl kala dediler ki; ‘ya bu insanlara haksızlık edilmiş.’ Bugün bir haber aldım… o dosyayı hazırlayan, iddianameyi hazırlayanlar hakkında 3 defa ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor. Onların infazı da 36’yıl falan yani takriben 108 yıl. Verdikleri 10 buçuk yıl cezanın 10 katı falan ediyor. Yeter mi? Yetmez. Çünkü yüzlerce kişiyi böyle mağdur ettiler. Şimdi 4 bine yakın hâkim ve savcı meslekten ihraç edildi. Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) ihraç gerekçesinde şöyle yazıldı ve bunlar yayınlandı. Resmi belgelerle diyor ki HSYK; ‘Bu FETÖ denen terör örgütünün mensubu hâkim ve savcılar, orada hâkim ve savcılık yapmamışlar.’ Ne yapmışlar? ‘Kendilerine verilen yetkileri, bir silah gibi kullanmışlar.’ Kime karşı? Kendilerine engel olan veya muhalefet eden ya da boyun eğmeyen herkese karşı. Kendi adamlarının önünü açmak için.

“Hangi dosyalarla ilgili ne kararlar vereceğimize dair bize emirler gelirdi”

O hâkimlerden Yargıtay üyeliği yapmış bir tanesi itiraflarda bulunuyor, diyor ki; hangi dosyalarla ilgili ne kararlar vereceğimize dair bize emirler gelirdi. Derlerdi ki şu dosyayı bozun, şuna karar verin, şunun cezasını arttırın, şunu açığa alın, şunu şöyle yapın… gibi türlü türlü talimatlar gelirdi. Vaz geçin hukuktan ha… önlerindeki kanuna bakmadan karar veriyorlardı. Neye bakarak karar veriyorlar? Onların bir abisi var, bir imamı var. O kelimeyi de kirlettiler. Allah müstahaklarını versin. Oradan gelen talimat neyse ona göre karar veriyorlar, çok önemli dosyalarda emir bizzat Pensilvanya’dan geliyormuş. Bizim de dilimizde tüy bitti, dilimiz damağımız kurudu. Yahu Allah aşkına biz zamanında bunların nasıl bir canavar olduğunu söylüyorduk. Bize inanmıyordunuz. Şimdi siz bizim söylemediğimiz, bizim bilmediğimiz şeyleri de söylüyorsunuz. En ince melanetlerine kadar neler çevirdiklerini devlet olarak biliyorsunuz, enselerinden yakalayıp onları içeri tıkıyorsunuz. Ama onların zulmen içeri attığı insanların yüzlercesi, binlercesi hala içerde çile doldurmaya devam ediyor. Bu mu sizin adaletiniz? Hani meşhur bir sözdür ‘Geciken adalet, adalet değildir’ diye. İşte Mustafa Yetiş kardeşim, sizin hemşeriniz. Tanıyorsunuz onu hepiniz. 7’sene ceza evinde kaldıktan sonra cezasının dolmasına bir yıl kala ondan sonra ‘ben senin masum olduğuna yeni inandım, hadi git, pardon’ demesi yeter mi? Bu adalet mi? Onun dosyasında iki kardeşimiz daha vardı. Onlarda cezalarını bitirdiler, yatmaları gereken cezaları yattılar ve ondan sonra; ‘pardon, biz sizin cezanızı bozduk, biz sizi yanlış yere cezalandırmışız’ Hükümete sesleniyoruz! Görev değişikliği oldu, yeni Adalet Bakanına sesleniyoruz! Sayın Abdülhamit Gül!  zulmen içeride kalacak kaç kişiye daha seyirci kalacaksınız? Zulme rıza zulümdür. Zulüm altında olduğunu bildiğiniz bir kardeşinizi elinizde imkân varken zulümden kurtarmıyorsanız o zulme ortak olursunuz, hesabını Allah’a veremezsiniz. Eğer memlekette barışı sağlamak istiyorsanız, adaleti mutlaka temin etmelisiniz.

“Allah size emrediyor, siz bunu hafife alamazsınız”

Bütün Müslümanların şunun üzerinde düşünmesini istiyorum; Pek çok yerde söyledim, bir kez de Kâhta’da söyleyeyim; Bakın her Cuma, memleketteki her camide, her imam bir ayet okuyor. Nahl suresinin 90. ayeti. Bize sürekli olarak o imamlar diyor ki; ‘Allah size adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder.’  Her hafta her hafta bu ayeti bütün hocalar bize hatırlatıyor. Bakın bu bir rica ya da öneri değil, Allah size emrediyor, siz bunu hafife alamazsınız.

“Üretici, hayvan beslemekten vazgeçerse siz o zaman etleri nerden getireceksiniz?

Memleketin gündeminde olan konulardan bir tanesi de ithal et konusu; Sayın Tarım Bakanı, hemşeriniz sayılır, Ahmet Eşref Fakıbaba. Et ithalatıyla ilgili konuştu, bize ucuz et yedirecekler. Vatandaşın bir kısmı fiyatı düşse de kırmızı et yiyemiyor zaten. ‘Ekonomi çok iyi gidiyor’ diyorsunuz ama herkes için iyi gitmiyor. Bunu da kabul edin. Birileri için hiç iyi gitmiyor. Eti ucuzlatmanın formülü olarak, siz dışarıdan Sırbistan’dan -ki Sırbistan deyince insanın aklına Bosna kasapları geliyor- oradaki hayvancılardan et ithal edeceksiniz, et ucuzlayacak. Sonra ne olacak? Siz buradaki üreticinin üretemediği bir fiyata getirip et satarsanız buradaki üretici üretmekten vaz geçer. Hadi siz Sırbistan’dan et getirdiniz. O etler 80’milyona yetmez ki. Bir müddet sonra üretici, hayvan beslemekten vazgeçerse siz o zaman etleri nerden getireceksiniz?

“Yerli üreticiye destek verirseniz, parayı bir cebinizden alıp diğer cebinize koymuş oluşunuz”

Buradan hükümete şu tavsiyede bulunuyoruz! Siz, yerli üreticiye destek verirseniz, parayı bir cebinizden alıp diğer cebinize koymuş oluşunuz. Ama siz dışarıdan et ithal ederseniz; o zaman cebinizdeki parayı vermekle kalmaz, vatandaşın cebine de elinizi sokar, ondan aldığınız paraları da dışarı göndermiş olursunuz. Olay bu kadar basit ve net. Siz, hayvancılıkla uğraşan kardeşime diyeceksiniz ki; sen etin kilosunu kaçtan veriyorsun? 30 liradan. Vatandaşın 30 liradan et yemesi için aracıların kurumların cebine ne kadar giriyor? Diyelim 10 lira. O parayı devlet olarak siz verin vatandaş 30 liraya et yesin.

“Yarın, bir gün birileri size ambargo uyguladığında siz açlıktan teslim olursunuz”

Şimdi bir sürü tarım ürünlerinde teşvik yok mu? Var. Vatandaş eti ucuza mal edemiyorsa yem fiyatları pahalı ise… Sen devletsin, bunlara yem teşviki yap ki senin çiftçin ayakta kalsın. Bu işe vaziyet edenler, bu işin sorumlusu olanlar! Yarın, bir gün birileri size ambargo uyguladığında siz açlıktan teslim olursunuz. Ne kadar silahınız olursa olsun. Bakın dünya o tarafa gidiyor. Tohum piyasasını ele alanlar dünyayı açlıkla dize getirme planlarının hesaplarını yapıyorlar. Öyle ise siz kendi çiftçinize desteği vermek zorundasınız.

“Köy imamlarına da nikâh kıyma yetkisi verin”

Gündem konularından bir tanesi de Müftülere nikâh yetkisinin verilmesi; Meclisten geçti, yasalaştı. Hükümete bir öneride bulunduk; Sadece müftülüklere nikâh yetkisi verilmesi yetmez. Neden yetmez? … Köyde nikâhını kıymak isteyen vatandaş ne yapsın? Köyde kim nikâh kıyıyor? Köy muhtarı. Dedik ki; ilave olarak köy imamlarına da nikâh kıyma yetkisi verin. Bir cümle ekleyecektiniz. O kanun teklifine bir cümle eklemediler.

“Allah’ın izniyle hür kadroların iktidarında siz açıktan işlediğiniz o melanetleri artık işleyemeyeceksiniz”

Ama o müftülere nikâh yetkisi verme konusunda rahatsız olan birileri hala konuşuyor. Yok, efendim, çocuk yaşta evlenenler çoğalacak, şöyle olacak, böyle olacak. Bunların hepsi bahane. Sayın Cumhurbaşkanı’nın dediği gibi; Tapu Müdürlüklerine nikâh yetkisi verilseydi emin olun hiçbir itirazda bulunmayacaklardı. Müftülere nikâh kıyma yetkisi verilmesine itiraz edenler! Korkmayın, imam nikâhı zorunlu hale getirilmiyor, hatta resmi nikâh da zorunlu değil bu memlekette. Nikâhsız birlikteliklerinize kimse karışmıyor, kimse bunu suç saymıyor, hükümet bu kadar cesur değil. Ama şundan korkun; Allah’ın izniyle hür kadroların iktidarında siz açıktan işlediğiniz o melanetleri artık işleyemeyeceksiniz.

“Bir iki cümle de muhalefet anlayışımızdan bahsetmek istiyorum”

Bakın değerli dostlar! Hz. Ebubekir efendimiz Halife seçildikten sonra ilk hutbesinde diyor ki; en hayırlınız olmadığım halde beni seçtiniz ve arkasından şöyle devam ediyor: Ben iyilik yaparsam bana yardım ediniz; kötülük yaparsam beni doğrultunuz. İşte bizim yönetim anlayışımız ve muhalefet anlayışımız budur. Hiçbir şekilde bir kula körü körüne ne itaat vardır ne de ardı sıra gitmek vardır. Bizim kardeşimiz bile kötülük yaptığında ona engel olmak vardır. Bazıları bunu anlayamıyor.

Ama inşallah bir gün anlayacaklar bunu anladığında bu millet bugünkü dertlerinden neredeyse kurtulacak hale gelecekler ve inşallah beki de kurtulacaklar. Ama ben öyle inanıyorum ki o yola girmek için, onu anlamak gerekiyor, anlamış olmak gerekiyor. Rabbim sırat-i müstakimden ayırmasın, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi kaydırmasın, mal mevki makamlarına meylettirmesin, bize hakkı söylettirsin, hakkın yanında saf tutma şuurunu hepimize nasip eylesin. 

Tek listeyle gidilen kongrede yapılan seçimin ardından mevcut başkan Bedir Elçi, katılan delegelerin tamamının oyunu alarak yeniden Kâhta İlçe Başkanı seçildi.  

HÜDA PAR GENEL MERKEZİ

Sayfamızı Beğenin

Takip Edin

Abone Olun

Abone Olun

Sistem "AÇIK BETA" Modundadır.

FORM BİLGİLERİNİ DOLDURUNUZ.

YUKARI